Varoluşçuluk mu kaosçuluk mu? – Ahmet Sandal
Yazımın başlığını “varoluşçuluk mu, kaosçuluk mu” şeklinde belirlerken esasında kısalttım. Çünkü başlıklar ne kadar kısa tespit edilirse o denli iyi olur.
Eğer uzun bir halde yazımın başlığın belirlemek olası olsaydı, şunları da başlıkta yazardım.
“Varoluşçuluk mu, ahlaksızlık mı?” “Varoluşçuluk mu, başıboşluk mu?” “Varoluşçuluk mu, inançsızlık mı?” “Varoluşçuluk mu, alçaklık mı?” “Varoluşçuluk mu, saçmalık mı?”
Varoluşçuluk derken, anlamışsınızdır, “varoluşçuluk” felsefesini şiddetle eleştiriyorum.
Varoluşçuluk denilen bir şeytani felsefi akımdan bahsediyorum.
Bu felsefi akım tam bir saçmalıktır. Hatta saçmalıktan öte bir alçaklıktır.
Varoluşçuluk denilen saçma ve alçak felsefi akımı özetlemek gerekirse şu şekilde tanımlanabilir:
Aşağıdaki bilgiler benim görüşüm değil, varoluşçuluğu tanımlayan ansiklopedik bilgilerdir.
“Varoluşçuluk (egzistansiyalizm) akımı, Avrupa’da bilhassa 1. Dünya Savaşı ve 2. Dünya Savaşı sonrasındaki felaket ortamında, geleneksel felsefelere ve bilhassa rasyonalizmin akla dayanan bilgisinin genel geçerliğine ve pozitivizmin olguları açıklamada bağlı kalmış olduğu tabii yasaları bulabileceğine olan inancına, evrensellik ve nesnelliğine karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkmıştır, öznelliğe, bireyselliğe ve aklın karşısında duygulara ehemmiyet vermiştir.”
Bu bilgiler dahi bu akımın ne mal bulunduğunu ve mantıksızlığını açıklamakta yeterlidir.
Yine ansiklopedik bilgilerden hareketle bu akımı söylemeye devam edelim. Aşağıdaki bilgiler de bana ait değildir.
“Bu akım, bulantı, iç sıkıntısı, belirsizlik, yaşamın anlamsızlığı, saçma, yabancılaşma gibi temel kavramlarından da anlaşılacağı üzere, savaşın yıkıntılarının birey üstündeki kötümserlik, umutsuzluk, hayal kırıklığı, yalnızlık ve bunalımın etkilerini ortaya koyar.”
Evet, biz bir şey demeden bile, kendileri kendilerini bu şekilde tanımlamış ve bunalımda olduklarını açıklamışlardır.
Varoluşçuluk akımının önde gelen lafda felsefecileri arasında en başında geleni Jean-Paul Sartre’dir. Bunalımlı erkektir kendisi.
Şimdi burada şu hususu da belirtelim, “varoluşçuluk, sözcük olarak, 1929’da yeni-Kantçı F. Heinemann tarafınca ortaya atılmış bir terimdir.” Bu terim kullanılmadan ilkin “varoluşçuluğu, daha doğrusu bu felsefeyi” yani mantıksızlığı ve başıboşluğu bir felsefe haline getirmiş tipler yok mudur? Vardır elbette.
Bu adam, yani, Jean-Paul Sartre ve bu adamdan ilkin gelen, yani Friedrich Nietzsche gibi tipler, kendi kişisel bunalımlarını felsefeleştirerek, yaşamı “hiçlik, mantıksızlık, manasızlık ve başıboşluk” noktasında açıklamaya çalışmışlardır.
Düşünün şimdi, “kafayı yemiş tipler” bir şeyler yazıyor ve konu alıyor ve siz buna felsefe akımı diyorsunuz.
Böyle bir şey olabilir mi? Olmuş işte, varoluşçuluk akımında benim müşahede ettiğim lafda felsefeciler “kafayı yemiş tipler.”
Şimdi bu tipleri bir tarafa bırakalım ve bu tiplerin bahsettiği görüşlerin mantıksızlığını anlatalım.
Önce o erkeklerin görüşlerini yazalım ve sonra da kendi görüşümüzü açıklayalım. (Tırnak içerisinde yazılanlar varoluşçu’ların görüşüdür)
1. “Hayat anlamsızdır. Hayat bireyseldir. Hayatta bütünlük yoktur. Hayatta insanoğlunun öteki varlıklardan farkı yoktur.”
Varlığın anlamını bütüne bakarak anlamaya çalışmak yerine, parçaya, bireye ve olumsuzluğa bakarak anlamaya çalışmak ne kadar tutarlıdır. Hayat bir bütünlüktür. İnsanın gereksinim duyan olan su, güneş, toprak ve kainattaki her bir mevcudiyet birbirleriyle uyumludur ve insana hizmet etmektedir. İnsanın konumu o denli öteki varlıklar farklıdır ki, insanoğlunun öteki varlıklarda olmayan bir sorumluluğu vardır ki, bunu görmemek ve göz ardı etmek insafsızlıktır. Aynı zamanda alçaklıktır.
2. “Varoluş vardır. Varoluştan ilkin bir öteki varoluş yoktur.”
“Varlık bizatihidir ve kendiliğindendir” diyen bir kişi, varoluşun bir öz’e ve varoluşun bir tasarım’a dayanmadığını savunur ki, bu en saçma bir haldir. Hiçbir mevcudiyet kendi kendine var olamaz, Allah’tan başka.
Allah vardır ve O’ndan (cc) neşet eder, her şey.
Bunu düşünmek insanı rahat kılar. Bunalımdan çıkmanın yolu bu iken varoluşçu bunalımcılar kendilerini bunalıma daha da atmışlardır. Bir bataklığa düşen şahıs iyi mi ki çırpındıkça daha fazla batmış olduğu gibi, varoluşçular da öz’den ve yaratılış’a uzak kaldıkça ve tasarım’ı reddettikçe daha fazla bunalıma düşmüşlerdir.
3. “Özneden davranmak ve subjektif hakikatlerle ilgilenmek yeterlidir.”
Özneden hareket ederek ve yalnız subjektif hususları dikkate almak, insan ve çevresi, özne ve nesnesi ayrımının asli gerçeklik teşkil etmiş olduğu bu hayatta ne kadar doğrudur? Gerçekten de şurası bir kolay gözlemdir ki, tek başına özne bir hakikatli değildir. İnsan ve nesne ikisi beraber bir anlam anlatım eder. Biz tek başına bir robot muyuz? Biz sadece bir etten ve kemikten teşkil edilmiş kolay bir canlı mıyız? Ruhumuz yok mu? Maneviyatımız yok mu? Dışımızda olan bir hadise, vücudumuzda hiç bir tesir meydana getirmezken, üzüntü, neşe ve aynısı duygularımızı harekete geçiriyorsa, bunu neyle açıklayacağız? Özetle dışımızdaki bütün vaka ve mevzular bizi açıklamak ve insanı tarif etmek için gereklidir. İnsanın dışındaki vakaları ve hususları lüzumsuz görmek mantıksızlıktır.
4. “Evrenin, rasyonel bir tarafı yoktur.”
Kainattaki kurulu düzeni anlam anlatım etmeyen görmek çılgın saçmasıdır. Güneş bulunmuş olduğu konumda ve Dünya’ya uzaklık bakımından şayet o konumunda bir (1) santimetre kadar daha yakın olsa Dünya alev topuna döner. Güneş bulunmuş olduğu konumda ve Dünya’ya uzaklık bakımından şayet o konumunda bir (1) santimetre kadar daha uzak olsa Dünya buz kütlesine döner. Bu titiz ayarlamayı tesadüfe bağlamak çılgın saçmasından daha saçmadır. Milyonlarca yıldız, milyarlarca gök cismi, ebedi sayıdaki mevcudiyet Kainatta ve Dünya’da mevcudiyetin, bir balans ve uyum içerisinde sürdürür. Hepsinde de oldukça ince bir plan ve oldukça şaşırtıcı bir uyum vardır. Uzayda ebedi sayıdaki yıldız, gezegen ve cisimler kendi yörüngesinde yüzüp dolaşırlar ve hiç bir bir diğerine çarpmaz. Bunu tesadüfe bağlamak akıl kârı değildir. Elinize on adet bilye alın ve her birini bir ip ile sallandırın ve etrafınızda döndürün, her saniyede birisi diğerine çarpar. Siz on adet bilyeyi etrafınızda döndürürken çarpmasına mani olamazken, ebedi sayıdaki cisim uzayda birbirine çarpmadan hareket ediyor. Aklın varsa şaşırtıcı ve rasyonel bir evreni müşahede ederek, Yüce bir Yaratıcı’ya (cc) inanç edersin. Yüce Yaratıcı’ya (cc) inanç etmeyenler akılları sureta olsa da şeytana ve nefislerine teslim etmiş bedbahtlardır. Kurtar aklını şeytanın ve nefsinin elinden.
5. “Ahlaki ilkeler, tabii olarak ve fıtri değildir. Sonradan konulmuş kurallardır.”
Varoluşçuların kim bilir en saçma kuralı budur, kim bilir en saçma görüşü budur. Ahlaki ilkeler ve terbiye fikri insanda fıtri ve tabidir. İnsanlar doğuştan saf ve temizdirler. Her insanoğlunun ruhlarında iyiliğe ve doğruluğa bir eğilim vardır. Belki büyüdükçe ve kendi tercihleri ile ahlaksızlığa ve eğriliğe kaymaları mevzubahis olsa da insanoğlu terbiye suretiyle yaratılmışlardır, İnsanlar fıtraten doğruluk suretiyle davranmayı seçerler. Bir çocuk dahi çıplaklıktan ve mahrem yerlerini göstermekten haya eder ve utanır. Hiç kimse kendisine dışarıdan müdahale etmese dahi avret mahallinin açıkta olmasının yanlış bulunduğunu anlar. Çocuklar dahi bunu akılları ile kavrarlar.
Yazımızı uzatmaya ve hacmini genişletmeye gerek yok. Varoluşçuluk diye bir felsefe akımı varmış gibi görünse de, o akım, özde bir felsefe ve mantıki bir görüşler bütünü değildir, tamamiyle çılgın saçmasından daha saçma fikirlerdir. Bunalımlı birkaç erkeğin saçma ve kaosa dayanan fikirleridir.
“Evrende kaos yok, kozmos var. Bütünlük var. O bütünlüğü merkezinde insan var.” Vesselam.