Sayın Cumhurbaşkanımız yanıltılıyor mu? – Nihat Kaşıkcı
Son zamanlardaki birtakım iktisat ve toplumsal siyaset uygulamaları, cemiyet tabanında ciddi tepkilere niçin oluyor. Birçok vatandaşımızdaki bu tepkiyi, Anadolu’yu dolaşırken temasta bulunduğumda şahsen gözlemliyorum.
Her ne kadar tepkiye kaynaklık eden uygulamaların büyük kısmı bürokrasinin yönlendirmesine dayansa da vatandaşın tepkisi, tabi Sayın Cumhurbaşkanımıza ve AK Parti’ye yöneliyor.
Toplumsal reaksiyon derken, ‘ne versen tatmin olmayan’ müzmin hükümet muhaliflerinin tükenmeyen mızırdanmalarını kastetmiyorum. Sahici mağduriyetlerden bahsediyorum.
Kişisel gözlemlerime göre, aşağıda izah etmeye çalışacağım konulardaki tepkilerin, özellikle mütedeyyin, işinde-gücünde, vatan-millet konusunda oldukça hassas, kendi ekonomik çıkarı yerine ülkenin ve devletin bekasını önceleyen kitlede oluştuğunu vurgulamak isterim.
Bu tepkiye kaynaklık eden birtakım iktisat ve toplumsal siyaset uygulamalarını şöylece sıralamaya çaba edeyim:
Emekli aylıklarına meydana getirilen ve çalışan kesim genelindeki ücret artışlarının oldukça gerisinde kalan artışlar, emekli kitlesinde büyük bir infial doğurmuş. Kitlenin tepkisini, toplumsal medya paylaşımlarında görmek mümkündür. Sahadaki gözlemlerim, toplumsal medyadaki tepkileri doğruluyor.
Tepki yayınlayan emekli kitlesi, emekli aylıklarının, mevcut iktisat şartlarında geçimi zorlaştırmasından ziyade, ‘adaletsizlik’ vurgusu yapıyor. Çalışan kesimin, özellikle devlet memurlarının maaşlarına yüzde 100’e ulaşan zamlar yapılırken, emekli aylıklarına yalnızca yüzde 25 zam yapılma olması, kitlede ‘adaletten sapma’ duygusu oluşturmuş bulunuyor.
Lafı kibarlaştırmaya gerek yok. Yalnızca emekliler değil, gerçek sektörde çalışan ve ödediği vergilerle kamuyu finanse eden, ilaveten tarımla iştigal eden geniş kitle, “Bütün mesele devlet memurlarının rahatını sağlamak mı? Biz yurttaş değil miyiz?” havasında konuşuyor. İlgili bakanlıklar ve AK Parti teşkilatları, kolay bir nabız yoklamasıyla bu tespitimizi teyit edebilir.
Özellikle ziraat kesiminin reaksiyon gösterdiği bir öteki uygulama, TMO kanalıyla yürütülen hububat alımı konusu.
Evet, Sayın Cumhurbaşkanımızın müdahaleleriyle, geçen sene ve bu sene buğday, arpa ve öteki tarımsal ürünlere, çiftçimizin yüzünü güldürecek düzeyde fiyat verildi. Belirlenen fiyat hoş de sahadaki tatbik pek memnun edici değil.
TMO, üreticinin ürününü satın alırken, Çiftçi Kayıt Sistemi’ni (ÇKS) esas alıyor. Mesela buğday eken bir çiftçi, daha ürününü ekerken, ne kadarlık araziye hangi ürünü ektiğini/ekeceğini beyan ediyor. TMO, üreticinin ürününü, ÇKS kayıtlarında kaç dekar alana ekim yaptığından hareketle belirlenen kotaya göre satın alıyor. Diyelim ki çiftçi, bu sene 100 dekar alana buğday ekti. Mesela 100 dekarlık alandan beklenen ürün de 50 ton olsun. TMO, üreticinin yalnızca bu miktar ürününü alıyor.
Peki saha gerçekliği nedir?
Türkiye’deki ziraat arazilerinin oldukça büyük bir kısmı hazineye aittir. Yani çiftçiler, devletin mülkiyetindeki bu arazileri yüzyıllardır eker-biçerler. Şayet bu araziler devletten ‘kiralanmış’ değilse, ÇKS kayıtlarında beyan edilemez. Elimizde bir kayıt olmamakla birlikte, kiralanan gömü arazileri oranının devede kulak mesabesinde bulunduğunu söyleyebiliriz.
Dolayısıyla, çiftçinin ürettiği ürünün tamamını ÇKS kayıtlarına sokmak ve Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklamış olduğu ‘iyi fiyat’ üstünden TMO’ya satmak olası değil.
Burada ikinci bir ‘fiilî engelleme’ daha bulunuyor. TMO, hemen hemen daha hasat başlamadan önce, ürününü satmak isteyen çiftçileri buluşma almaya yönlendiriyor. Doğal olarak, bir bölgede buğday hasadı başladığında, 10-15 gün içerisinde bütün ekili alanlar hasat ediliyor. TMO ise alım sürecini geniş bir vakit dilimine yayma gayretine giriyor. Böyle olunca da, örneğin buğdayını 20 Temmuz’da hasat eden üreticiye, “Buğdayını 25 Ağustos’ta TMO’ya getir…” denilince, o müstahsil için ciddi bir problem ortaya çıkıyor. Çiftçi, hasat vakti gelmişse, değil bir ay, yedi gün bile bekletemez. Bekletirse, ürün tarlada kalır.
Hasadı yapıp, ürünü bir yerlerde depolamanın da zorlukları var. Her üreticinin makul bir kaynağı olmadığı gibi, ürünün boşaltılıp yeniden yüklenmesinin ve ikinci bir nakliye yapılmasının ciddi bir maliyeti var.
Hal bu şekilde olunca, müstahsil bütün ürününü TMO’ya teslim etmede zorlanıyor ve fiyatı oldukça düşük tutan tüccara yöneliyor.
Beklenti şudur: ÇKS kaydındaki kotalar esnetilmeli, Tarım Teşkilatı tarafınca fiilî ekim yapıldığı belirleme edilmek suretiyle, gömü arazilerinde meydana getirilen ekim-dikim de ÇKS’ye beyan edilebilmeli ve TMO’nun alım süreci hızlandırılmalı. Mesela TMO, yalnızca günlük mesai saatleri içerisinde değil, 24 saat süresince alım yapabilir. Böylece üretici, ürününü bir yerlerde depolama ve ilave nakliye-işçilik maliyetinden kurtulmuş olur.
Her ne kadar son vakit TMO bölge müdürleri sıklıkla “Çiftçinin bütün ürününü satın alacağız, alıyoruz…” diye beyanda bulunsa da, saha gerçekliği, yukarıda söylemeye çalıştığım şekildedir. Tarım Bakanlığı, kendi örgüt personelinin ya da TMO yetkililerinin verdiği malumat yerine, üç-beş müfettişini birkaç günlüğüne sahada görevlendirirse, anlattığımız durumu kolaylıkla belirleme edebilir. Ya da Sayın Tarım Bakanı, fazla uzağa da gitmeden, Polatlı ve Haymana’yı tebdili giyim gezip, Tarım İlçe Müdürlüğü ya da Ziraat Odası Başkanlığını ziyaret etmek yerine, tarlada hasat yapan üç-beş çiftçiyle söyleşi ederse, saha gerçekliğini bizzat görebilir.
Aslında bu konunun bir de son iki seçim öncesi, başta soğan-patates olmak suretiyle stoklama yapıp, Sayın Cumhurbaşkanımızın seçilmesini engellemeye çabalama ve seçim oradan da ‘üreticinin malı elinde kaldı’ yalanıyla, stokladığı ürünleri iyi bir kârla devlete ‘iteleme’ boyutu var ki, şimdi oraya girersek bu yazıyı tamamlayamayız. Burayı şimdilik geçelim…
Tabanda ciddi reaksiyon doğuran bir öteki uygulama, kira artışlarına getirilen adaletsiz sınırlamadır. Birileri Sayın Cumhurbaşkanımıza, ev sahiplerini öyle bir profilde gösteriyor ki, sanırsınız Yeşilçam’ın sol içerikli filmlerinde tiplenen, ‘zalim, zengin, varyemez, gariban kiracısını ezen, pis sakallı ve 99 tespihli hacı-hoca’ gibi ev sahipleriyle muhatabız.
Oysa bir oldukça ev sahibi, dişinden tırnağından artırdığı paralarla, büyük ihtimalle 20-30 yıllık bir emeğin karşılığı olarak bir daire satın almış. O daireden gelen kirayı, emekli aylığına ilave ederek ay sonunu getirmeye çalışıyor.
Şimdi…
Devletin maktu alacaklarına 1 Ocak 2023’ten itibaren yüzde 120 artış yapılmışken…
Asgari tutara yüzde 100’ün üstünde zam yapılmışken…
Memur maaşlarına yüzde 100’ün üstünde artış sağlanmışken…
Temel tüketim mallarının fiyatı son bir yılda ikiye-üçe katlanmışken…
Kira gelirlerine son 2 yıldır yüzde 25 sınırlama getirilmesi, aleni konuşalım, yüzbinlerce ev sahibini, kelimenin tam anlamıyla ‘ezmiştir’. İstanbul ve Ankara’nın lüks semtlerinde oluşan astronomik kira artışlarını, sanki bütün saha gerçekliğiymiş gibi kabul edip, buna istinaden da yüzde 25 artış sınırı koymak, toplumdaki hakkaniyet duygusunu kırmaktadır.
Şu anda yüzbinlerce evin günlük kira geliri, bir porsiyon kurufasülye-pilav fiyatının altındadır. İnanmayan sahada belirleme yapabilir. Karı-koca çalışıp, ek mesai ve döner ana para gelirleri hariç, aylık minimum 50-60 bin TL gelir sağlayan bir kiracı ailesi, aylık 2-3 bin lira gibi gülünç bir kira ödemenin tadını çıkarırken, ev sahiplerinde ise bir ‘zulme uğramışlık’ duygusu hâkimdir.
Kanımca, özellikle bürokrasiden bazıları, Sayın Cumhurbaşkanımızı yanıltıyor ve kendisinin toplumsal ve siyasî tabanıyla olan bağını zedelemeye çalışıyor. Sayın Cumhurbaşkanımız, bu meseleyi bürokrasiye ve hatta AK Parti teşkilatlarına bile bırakmayıp, güvenilmiş olduğu birkaç danışmanını bir haftalığına saha çalışması için görevlendirmek suretiyle, bahsetmiş olduğumuz tepkiyi ve uygulamadaki gerçeklikleri belirleme ettirebilir.