Osmanlı’daki Bir Kasabada Halkı Korkutan “Vampir” Hadisesi

Yediden yetmişe hepimiz korku içinde, günbatımından sonrasında hepimiz evlerine çekildiğinde yaşananlar insanlara geceyi dar, sabahı zor ettiriyordu.
Şehre dadandığı söylenen ve “vampir” oldukları düşünülen bu varlıklar, Tırnova halkını dehşete düşürmüş; gazetelere bile mevzu olmuştur. Şu an okurken bir ihtimal gülünç gelebilir fakat gaz lambalı tenha evlerde akşam bulunduğunu hayal edince korku filmini aratmıyor.
Kasabada yalnızca geceleri gerçekleşen, açıklanamayacak derecede ilginç vakalar oluyordu.

Evde yatak, yorgan, yastık gibi ne var ise didik didik edilerek dağıtılıyordu. Bazı insanoğlu saldırıya uğradığını dahi söylüyordu. İnsanlar, bu artan vakalardan sonrasında bu tarz şeyleri yapanın kim bulunduğunu bulamıyordu; bunun olsa olsa bir cadı istilası olabileceğine düşünce getirilmişti.
Devletin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi’de bu korku dolu haber halka verilmişti.

Yüksek ihtimalle halkın birer evham varsayarak burun kıvıracağı, Rumeli’den olanların da “Bizim kocakarı masallarının resmi gazetede işi ne?” diye hayretle okuyacağı bu haberler, Tırnova’da zuhur eden cadıların yarattığı dehşete düşüren hadiselerden başka bir şey değil.
Rumeli’nin “cadıları”, bizim bildiğimiz cadılara benzemiyordu.

Biz bugün cadı kelimesini çoğu manada kullanıyoruz. Ancak söylemleri dönemlere göre değerlendirmemiz çok önemli. Burada Rumeli’deki Müslüman halkın vampire ve hortlağa verdiği ismin cadı bulunduğunu bilmemiz gerek.
Kanuni Sultan Süleyman devrinin mühim şeyhülislamı Ebussuud Efendi’nin verdiği hortlak fetvalarına baktığımızda bu inanışın toplum içinde iyi mi bir tesiri bulunduğunu azca çok anlayabiliriz. Hem Osmanlı Devleti kaynakları hem de yabancı seyahatnamelerde rastladığımız Manastır, Doyran, Selanik, Yeniköy, Edirne gibi bölgelerde vampir/hortlak vakalarıyla karşılaşabiliyoruz.
Bu olay, toplu histeri olayı olarak tarihe geçmişti.
Bu hadise, 1833 Eylül ayında Tırnova’nın müderrislerden Ahmed Şükrü Efendi’nin mektubuyla öğrenilmiştir. Mektuba bakıldığında halk için gece korku dolu saatler başlıyordu. Bahsi geçen Tırnova cadısı, akşam vakti evlere girerek kilerdeki erzakları birbirine karıştırıyordu. Anlaşılan o ki yalnızca erzakları karıştırmakla kalmıyor; insanların üzerine geceleri kabus misali çöküyordu da. Bu vakadan kaynaklı kenti terk edenlerin haddi hesabı yoktu.
Cadıcı diye nam salan Nikola Efendi’ye haber salındı.

Nikola Efendi, vakaları halkın ağzından dinleyerek vaka yerinde de dolaşınca “tüm bu olanlar cadıların marifeti” demişti. Uzun pazarlıklar kararında 800 kuruşa kasabayı cadılardan temizlemeye ikna edildi. Cadıların yattıkları mezarların belirlenmesi için mezarlığa doğru yola çıkıldı.
Cadıcı Nikola Efendi, Tırnova Mezarlığı’nda ahşaptan yapılma bir ikonayı parmağında çevirerek etrafı süzer. İnanışa göre parmağındaki ikonanın ucu hangi mezarda durursa vampirin orada yatmış olduğu söylenirdi.
İkona durduğunda ahali hayretlere düşmüştür.
Halk şaşkındı, zira ikonanın gösterdiği iki mezarı ahali çok iyi tanıyordu. Bu mezarlar, Yeniçeri Ocağı’nın kanlı zorbalarından Tetikoğlu Ali Alemdar ile Abdi Alemdar’a aitti. Bu iki kişi, yaşadıkları sırada hırsızlık, gasp, cinayet, tecavüz gibi akla gelebilecek bütün zorbalıkları yaptıkları için halk tarafınca da iyi tanınıyorlardı.
Birçok şahıs aslında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonrasında gerçekleştirilen 1833’te Vaka-i Hayriye’nin de etkisiyle devletin, yeniçerilere karşı bu olayı kullandığından dem vurur.
Meseledeki arkaplan göz ardı edilmişti: Ali ve Abdi Alemdar, ocak kaldırıldığında esasen ölmüşler.
Mezar açıldığında ise halk dehşete düşmüştü. Çünkü iki yeniçerinin bedeninin formları da hala aynı; tırnak ve saçları da olabildiğince uzamıştı. Aslında bu vaziyet olabildiğince normaldi. Bir cesedin saçları ve tırnakları uzayabilir, şişebilirdi. Fakat ahali, itikat yapılarının da neticesinde hortlaklık olarak algılamıştı.
Ebussuud Efendi’nin verdiği fetvada vurgulanan “kan çanağı gözler” ile işledikleri günahlardan kaynaklı kötü ruhların bedenlerine girmesiyle hortlamışlardır. Bu durumun bir sebebini de “padişahın kızgınlığı” olduğu düşünülür. Ocağı kaldıran Sultan II. Mahmut’a karşı gelmelerinden kaynaklı bu hale düştükleri ima edilmektedir.
Cadıcı Nikola, bu ruhların kasabadan defedilmesi için cesetlerin karnına kazık çakılarak kalplerini de kaynar suda haşlamak icap ettiğini söyledi. Tüm bunlar yapıldı; fakat hiç bir değişim yoktu. Mektupta, bunların işe yaramadığı anlatılarak Nikola tarafınca cesetlerin ateşe verildiği söyleniyor.
Nikola’nın şekilleri neticesinde kasabalarının fena ruhlardan arındığına inanan halk, padişaha teşekkür mektupları gönderdi.
Tırnova kadısı Ahmet Şükrü Efendi’nin İstanbul’a gönderilmiş olduğu resmi yazıda bütün olanlar bu yolla aktarılmıştı. Devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi’nin 5 Eylül 1833 tarihindeki sayısında bu vaka yayımlandı.
İnanması güç, fakat resmi gazetede bile yayımlanan bu vaka bütün ahaliyi korkutmaya yetmişti. Kimisine göre bu vaka gerçekken, kimisine göre de yeniçerilere karşı bir karalama kampanyasıydı. Gerçeğini bilemeyiz; fakat dönemine göre yorumladığımızda son aşama ürkütücü olduğu bir gerçek.