Ölüme karşı durmak için yazıyorum

39. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nın bu sene haysiyet yazarı Nazlı Eray. Bugün 70’in üzerinde çocuk ve erişkin kitabına imza atan Eray, İstanbul’da doğmuş. Çocukluk ve ilk gençliği İstanbul’da geçen yazar derhal hemen ortaokul talebesiyken yazdığı Mösyö Hristo öyküsüyle makale dünyasına adımını atmış. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken okulu bırakıp Ankara’ya yerleşen Eray yaşamış olduğu bir sıhhat sorunundan sonrasında tekrardan yazıya tutunmuş. İlk kitabını ise o devre Bilgi Yayınları editörlerinden olan Attila İlhan basmış. Uzun seneler Ankara’da yaşayan fakat İstanbul ile de bağını asla koparmayan yazar son üç senedir ise Bodrum’da yaşamını sürdürüyor. Bugün kitapları dünya dillerine çevrilen ve ülkemizde esrarengiz gerçeklik akımının öncüsü düşünülen Eray’la üç günlük telefon arkadaşlığının sonunda bu röportajı yaptık.

– Ortaokul son derslik talebesiyken Mösyö Hristo isimli öykünüzü yazıyorsunuz. Çok erken yaşta okurla buluşuyorsunuz aslında. Sizi o yaşta yazmaya iten şey neydi? O kadar erken yaşta yazdıklarınızın beğenilmesi mi sizi yazmaya sevk etti? Ne dersiniz?

Mösyö Hristo’yu yazdığım vakit ben 16 yaşlarında ortaokul son derslik öğrencisiydim. Şişhane yokuşunda Saadet Apartmanı diye bir apartmanda oturuyorduk. O seneler sessiz sakin bir İstanbul vardı. Şişhane yokuşundan aşağıya inerken karşıda Bankalar Caddesi, birazcık ileride kule vardır, o mahalleleri bilirsin.

– Evet biliyorum…

Pera’da oturan, yarı karanlık bir odada birtakım hayalleri, düşleri olan bir çocuktum. 60’lı yıllar… Evlerde ne tv ne telefon var. Biz mahallede kapıya çıkıp seksek oynardık. Dünya hem oldukça hoş hem oldukça zor. Hem oldukça geniş hem de bir ceviz kabuğunun içerisinde yürüyorsun gibi bir his içindesin.

– İlk öykünüzü bu şekilde bir dünyanın içerisinde mi yazıyorsunuz?

Evet, bir defterin arasından sayfa koparıp Mösyö Hristo diye bir antet attım kâğıdın başına. Şişhane yokuşundaki Saadet Apartmanı’nın kapıcısı olan Hristo bir yaz günü Kuledibi’ne bir güvercin olarak uçup konuyor. 12 saat Pera’nın üzerinde yaşamının muhasebesini yapıyor. Acaba şu apartmanda kapıcılık yapsaydım daha mı iyi olurdu, şunu şu şekilde mi yapsaydım, daha mı serbest olsaydım gibi bir muhasebe. Bütün Pera’nın üzerinde dolaşıyor ve sonrasında yavaş yavaş hava kararıyor, okullar dağılıyor. Bir gazinoda Perihan Sözen’i şarkı söylüyor, onları birazcık dinliyor, özgürlüğün tadını çıkarıyor. Tam çıkaramıyor da bu özgürlüğün tadını. Sonsuz serbest bir kuş olmuş. Her şey yapabilir. Ondan sonrasında tekrardan kaldırımın kenarına konuyor ve Hristo olarak kapıcı dairesine iniyor ve “Çok yorgunum” diyor karısı Marina’ya. Yatağına yatıyor ve uyuyor. Öykü bu kadar.

– Sonra bu öyküyü iyi mi yayınladınız?

Ben bunu yazdım, sonrasında katladım kağıdı, bir zarfa koydum ve okuduğum okula doğru koşarak gittim. Edebiyat Kulübü’nün bulunmuş olduğu odanın kapısının altından attım ve sonrasında koşarak Beyoğlu’ndan geçip eve geldim, odama girdim, yatağımın üzerine oturdum. Sonra bana bir kanaat geldi: “Ya bana çılgın derlerse”… Adam uçar mı? O vakit asla bir şey yok. Ne Harry Potter var, ne Yüzüklerin Efendisi var, ne öteki fantastik kitaplar var, ne de esrarengiz gerçekçilik falan. Hiçbir şey yok. Sadece birtakım ressamlar, yönetmenler var. Bunlar yeni bir akım, gerçeküstücülüğün peşindeler. Ben ise daha bunu da asla duymamışım, haberim bile yok. Nereden duyacağım. Ortaokul öğrencisiyim daha. Silik, bitik, geride bir öğrenciyim. Ama keşfedilmeyi bekliyorum. Okunsun Mösyö Hristo okunsun istiyorum. O hikayeyle bana tekrardan bir özgüven geldi. Beni hayata kazandıran bir özgüven.

– Size o öykünün dönüşü iyi mi oldu, hatırlıyor musunuz o günü de?

Okulda haftada bir toplanan bir kulüp. Toz içerisinde olan bir oda ve bir düşün bir odacı orayı süpürse Mösyö Hristo’da çöpe gider. Tek kopyaydı çünkü. Ama o vakit bilmiyorum, bu tarz şeyleri da düşünmemişim. Fakat telefon çaldı. Bekliyormuşum sanki. Okuldan hoca çağırıyor beni, öğretmenim. Açmışlar zarfı, okumuşlar, derhal okula gel dedi. Ben ok gibi ara sokaklardan, pasajlardan koşarak merdivenleri çıktım, tünelden geçtim. Koşaraktan okula gittim.

Durdum Edebiyat Kulübü’nün kapısında, iki tarafta sıra olmuş öğrenciler. Toplamışlar onları. Bir iki hoca var önemli. Herkes beni kutlama ediyor, elimi sıkıyorlar. Mösyö Hristo kim diyorlar, hikayeyi soruyorlar. O iyi mi bir duygu biliyor musun? Onların arasından ben bu şekilde bir geçtim ya bir rüya aleminde gibiyim. Ondan sonrasında beni bir maroken koltuğa oturttular. Hemen derneğe üye yapıldım. Herkes merak içerisinde Mösyö Hristo’yu bana soruyor. Hayranlık, beğeni, merak had safhada. İşte ben ilk kez o akşam üzeri o maroken koltukta otururken bir yazar olduğumu tam derinliklerinden hissettim. Benim yazarlık serüvenim bu şekilde başladı diyebilirim.

– Peki Nazlı Hanım daha sonrasında yazmayı bırakıyorsunuz. Neden? İstanbul’dan Ankara’ya taşınıyorsunuz, evleniyorsunuz, çocuklarınız oluyor… Ama yaşadığınız bir hastalıktan sonrasında da tekrardan yazmaya başlıyorsunuz. Yazmanın acıları sarmak gibi kuvvetli bir yanı olduğuna inanır mısınız?

İnanırım fakat o vakit bilmiyordum tabii. Oysa yazmak büyük bir terapi. Bir uçuş, bir yolculuk, bu dünyadan çıkış. Başka bir dünyaya giriş. Düşünsene, bu dünyanın günlük akışından çıkıyorsun ve bir şey düşünmüyorsun. Ne enflasyonu düşünüyorsun, ne döviz kurunu düşünüyorsun o anda. Yani şu anda bizi bir sürü sarıp sarmalayan günlük şeyler, sıkıntılar, ayağının altının ağrıması, saçının rengi iyi olmuş olmamış gibi saçma sapan şeyler, oyalıyor. Halbuki bir romanı yazarken bir mağara adamı gibi hissederim kendimi. İlk defa tüm kuralları ben koyuyorum orada. İlk defa yazılanı yazabilirim, istediğim gibi yazabilirim, kendimi kabul ettirmişim, büyük bir okur kitlem var, esrarengiz gerçekçilik akımının öncüsüyüm Türkiye’de. Sonsuz bir saadet ve hürriyet duygusu duyarım.

RİMBAUD GİBİ OLMAK İSTEDİM

– İnsan niye yazar?

Ölüme karşı durmak için yazar. Ölüme karşı koymak ve bir izdüşümü bırakmak istiyorum ben de. Beni okuyanların beynindeki izdüşümünü adeta frekanslarla alırım. Bana okurlarım gelir ben onu dalga dalga hissederim ve o işte beni yaşatır. O beni büyütür ve o beni iyi şeyler yazmaya iter. Bu oldukça önemlidir. Sonra o Mösyö Hristo müthiş patladı, Galatasaray Lisesi’nden bana hayranlar geliyor, hepimiz bana yeni Sait Faik’sin diyor, ben ise daha Sait Faik’i bilmiyorum. Yani asla bir hayat tecrübem yok. Fransız ozan Arthur Rimbaud 17-18 yaşlarında yazmayı bitirmişti. Fransız Edebiyatını sarstı, alabora etti ondan sonrasında bıraktı kalemi gitti, Habeşiştan’da tabanca ticareti yaptı. Böyle bir serseri olarak öldü. Muazzam bir deha. Ben de onun gibi olmak istedim.

– Popülerliğe arkanızı dönerek yeni bir hayata geçiyorsunuz. Nasıl aldınız bu kararı?

Evet kalemi bıraktım. Bir gece treniyle, bu da oldukça ani bir karardır o vakit 18 yaşındayım, tamamiyle hayatımı değiştirdim. Bambaşka bir şehirde sıfırdan hayata başladım. Bir devlet dairesinde çalışmaya başladım. İşte benim ikinci okulum o devlet dairesi oldu. O devlet dairesinde ben insanların bir kristal tablaya ne kadar ehemmiyet verdiğini öğrendim. Dosyalar, müdürler… Bir insanoğlunun bir insanı ezmesini… oldukça farklı şeyler… Mesela sabır nelerdir onu öğrendim. Çünkü ne bileyim birinin sabah sekiz buçuktan akşam beşe kadar vaktin geçmediği bir yerde olmasının anlamını düşündüm. Çünkü geçmeyen bir vakit var. O zamanlar oldukça düşündüm: Zaman nedir? Zaman giden bir şey mi? Zaman üstünüze gelen bir şey mi? Zaman akan bir şelale mi? vakit durgun bir çöl sabahı mı? Nedir zaman? Belli değil. Zamanın en kıymetlisi en güzeli, çabucak ellerinin arasından gidiyor. Ama dönemin en zoru hastane yataklarındaki vakit ya da demir parmaklıklar arkasındaki zamandır. Birisi akarken öteki bir türlü bitmiyor. Saat aynı, takvim aynı oysa. Bunları düşünüyordum. Artık yazamadığım bir vakit o zamanlar doğal buna da üzülüyorum. O sıra bir bağırsak düğümlenmesi geçirdim. Bu korkulu bir şey ve beş adet ameliyat oldum üst üste. Ve iki buçuk sene tam kesintisiz eski Gülhane Hastanesi’nde tek benlik bir odada yattım. Çocuklarımı bile görmedim o süre zarfında. Hep tekrardan su içmeyi öğrendim, öğrettiler. Yeniden yürümeyi öğrendim. Yani genç olmasaydım kurtulamazdım. O günkü imkanlarda yaşamam bir mucize. İşte ben o hastaneden çıktıktan sonrasında güçlendim. Bambaşka oldum ve tekrardan hayatımı değiştirdim. Bambaşka bir hayat. Bütün bunların şimdi oldukça cesaret isteyen şeyler bulunduğunu anlıyorum.

– Ne değiştirdi o rahatsızlık hayatınızın akışında?

Bu seferki bir yazarın hayatıydı. Çünkü yazmaya başladım tekrar. Artık Arthur Rimbaud değildim. O ufak 16 yaşındaki çocuktum. Nazlı Eray’dım. “Ah Bayım Ah” iki gecede toparlandı, yayınevi derhal bastı.

– İlk kitabınızdan sonrasında hayatınızda da mühim değişikler oluyor. Yurt haricinde yazarlık okuluna gidiyorsunuz?

Bir sene Amerika’da kaldım ve asla bilmediğim şeyler öğrendim orada. 1960’lı yılların Türkiye’sini düşünün. Eve telefon bağlatmak için aylar, senelerce bekliyoruz. Mesela orada gelip sordular “Odana hangi renk telefon istersin? Pembe mi, yeşil mi, mor mu? Ben pembe istedim. Yani Amerika’nın bizlerden 100 sene ilerde bulunduğunu gördüm. O arada bu programda Gabriel García Márquez ile beraberdik.

– Nasıldı ilk izleniminiz?

O da Kolombiyalı bir köylü. Memleketten kaçmış, ABD onu himayesine almış. Çat çat sabaha kadar yazıyor, kimseyi uyutmuyor. Halbuki “Yüzyıllık Yalnızlık”ı yazıyormuş. Adam dört sene sonrasında Nobel’i alınca hepimizin ağzı aleni kaldı. Beni tekrardan çağırdılar oraya. Yaratıcı yazarlık dersleri verdim ve Pasifik üstünden döndüm bu defa. Pasifik üstünden dönünce tüm Uzak Doğu ülkelerini gördüm. Başka dünyalar, öteki dinler, öteki insanlar, öteki imanlar, öteki tapınaklar… Ne bileyim ben, gökdelenler, farklı yiyecekler… Ondan sonrasında derhal Pasifik Günleri’ni yazdım. Pasifik Günleri benim ilk dikte romanımdır. Ahmet Mümtaz’a dikte ettirdim. Hatta o devre insanoğlu meraklı iyi mi dikte ettiriyorum diye toplandılar, iyi mi yaptı, iyi mi yazdı diye. Demek dikte roman bu dediler sonunda. Balzac yapabiliyormuş dünya edebiyatında bunu. Ben de dikte etmeyi severim. Pasifik Günleri’nin öyküsü de budur.

ATİLLA İLHAN BANA BENİ TANITTI

– Ben birazcık başa döneceğim. İlk kitabınızın basılma hikayesi yayıncılık dünyasında da ezber bozuyor aslında. Çünkü siz koltuğunuz altında yayınevlerini dolaşmıyorsunuz da yayınevinden sizi arıyorlar. Bilgi Yayınları’nda o dönemde editörlük yapan Atilla İlhan arıyor değil mi?

Atilla İlhan tabi… Atilla İlhan beni bana tanıttı. Bana bir mektup yazdı önce. Hikayelerinizi okuyorum ve beni oldukça etkiliyor dedi. O hastanede yazdığım hikayeleri okumuş. Atilla İlhan daha ilkin asla kimseye bu şekilde bir mektup yazmamış. “Gel kardeşim bu tarz şeyleri kitaplaştıralım” dedi.

– Aynı Atilla İlhan’ın editör şeklinde de etkin biri bulunduğunu gösteriyor…

Koltuğumun dibine dosyamı alıp pırr! Aynı Mösyö Hristo’ya masraf gibi kendimi yayınevinde buldum. Ondan sonrasında kitabı derhal bir haftada bastılar. Ondan sonrasında Pasifik Günleri ve diğerleri… Böylece gene öteki bir hayat. Memuriyetten kurtuluş, hastaneden kurtuluş. Ama başta da söylediğim gibi oraların hepsi benim için birer okuldur.

– Peki, Nazlı Hanım şunu sormak istiyorum. Kadın yazar olarak yazmanın üstünlük ve dezavantaj bulunduğunu düşünüyor musunuz?

Hayır, asla bir şey yok. Ben hissetmedim.

– Kadınların iyi okur olması sizce neden?

Daha oldukça vakitleri var, daha fazla emek veriyorlar. Bir adamın tığ işi yaptığını gördün mü? Kadınlar daha iyi yapıyorlar. Onun gibi bir şey. Erkeklerin öteki uğraşları var. Kadınlar daha kitabın içerisine düşer. Daha karakterleri sever daha kendiyle bağdaştırır, daha sabırlıdır. Daha oldukça vakti vardır, daha fazla pencere kenarı vardır. Daha oldukça sardunyası ve derdi vardır. Böyle bir şey hanım okur olmak.

– Peki edebiyat haricinde öteki sanatlarla bağınız nasıldır?

Biliyorsun, görsel yapıyorum.

– Mesela yazarken müzik dinler misiniz? Resim ve edebiyat birbirini iyi mi besliyor sizde?

Bir kere yazarken asla okumam. Müzik dinlerim de dinlemem de. Ama kalabalıkların içerisinde yazarım mesela. Hiçbir vakit bir makale masam olmadı. Defterlere yazarım. Çok süslü, oldukça hoş oldukça şık defterlere. Bunlar altın yaldız kaplı, gümüş, dore, pembe, pullu… Çünkü bunlar benim romanlarımın evleri. Onları özellikle seçiyorum. 75-76 defterim var.

– Yazma ritüeliniz var mı?

Hiçbir ritüelim yok. Özgürlük. Benim maksimum önemsediğim şey özgürlük. O vakit geliyor. İlk cümlenin gelişi önemlidir benim için. İlk cümleden sonrasında gerisi geliyor. Şimdi yeni bir şey yazıyorum onun ismi geldi ilk defa “Hayatımın Müsveddesi”. Bir de ben yazarken asla oto sıkıdüzen kullanmıyorum. Bütün duygularımı bölgelere serpe serpe saça saça koşarak yazıyorum. Onun içindir benim okurlarımın kendilerini benimle özdeşleştirmeleri. Onun için çocuklar kendilerini benimle özdeşleştiriyor. Çocuk kitaplarını seviyorum. Çünkü ben bir çocuğum. Onun için gençler, onun için orta yaşlılar, onun için yaşlılar okuyor beni. Çünkü ben hepsiyim. İçimde hepsi var.

– Peki, hem çocuklara hem yetişkinlere yazan biri olarak sormak isterim: Bunlar arasında yazarken iyi mi bir ayrım var?

Hiçbir ayrım yok aslında fakat doğal olarak öteki şeyler var. Ben bir çocuk kitabını da yazarken aynı bir büyük kitabını yazar gibi hazırlanırım. Çok zevklidir. Müthiş bir şey çocukluğuna iniyorsun. Tekrar tekrardan yaşıyorsun. Tekrar o mahalleyi yaşıyorsun, tekrardan anneni babanı yaşıyorsun, tüm insanoğlu canlı, babaannen, anneannen canlı. Halan canlı, amcan canlı. Yani istediğini yapabilirsin.

– Çocuk kitabı yazan yazarlar bunun yanı sıra çocukluk yılları sevinçli geçen insanlardır…

E doğal sevinçli bir çocukluk geçirdim. Yaramaz, haşarı, oyunbaz, mutlu. İstediğini yapan bir çocuk.

– Peki Onur yazarı olmak iyi mi bir duygu?

Kitap fuarlarını oldukça severim. Hele bu sene haysiyet konuğuyum ve kitap fuarının haysiyet konuğu olmak benim için oldukça büyük bir onur. Bana büyük bir heyecan bir neşe verdi.

– Pandemiden kaynaklı iki sene beklediniz fuarı. Pandemi devri sizin için iyi mi geçti?

Korkunç bir dönem. Kafka romanı gibi bir şeydi. Kapıyı açıyorsun dışarıda ölüm. Nedir, ne oluyor bilmiyorsun? Ve birden bire de bitti. Bu da garip. Birden başladı. Birden bitti.