Demirtaş’tan Erdoğan’a: Bu yedi yıl seni çok yıpratmış, çökmüşsün

Edirne’de tutuklu bulunan HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Halk TV çalışanlarının sorularını yanıtladı.
Demirtaş’a sorulanlar ve verdiği yanıtlar şöyle:
‘SARAY YAŞAMI SENİ BİTİRMİŞ’
Halk Tv Yorumcusu Barış Pehlivan: Özgürlüğünüze kavuştuğunuzda Recep Tayyip Erdoğan ile karşılaşırsanız, ona ne söylemek isterdiniz?
“Bu yedi sene seni çok yıpratmış, çok yaşlanmış, çökmüşsün, Saray hayatı seni bitirmiş, yazık…” derim herhalde 🙂 Sen şimdiden benim adıma kendisine iletebilirsin Barış 🙂
Dış Haberler Şefi Burak Tatari: En çok dört gözle beklenen konulardan biri ihtimaller içerisinde iktidar değişikliğinde yeni iktidarın dış politikası… Size göre yeni iktidar Batı / Rusya ve Irak, Suriye, İran gibi komşu ülkelerle iyi mi bir ilişki kurmalı? Dış politikaya hangi yaklaşım hakim olmalı?
Sevgili Burak, dış siyaset haberlerini büyük bir ilgiyle takip ediyorum ve daha şimdiden büyük işlere imza attığını görmekten mutluyum.
Türkiye jeostratejik konumu nedeniyle, tarihsel birikimi, deneyimleri ve aktüel önemi göz önünde bulundurulduğunda çok titiz bir dış siyaset dengesine haiz olması gereksinim duyulan bir ülke. Türkiye dünyanın ortasında bir yerde. Ne Batı’ya sırt çevirebilir ne Doğu’ya ne de Kuzey’e ya da Güney’e. Dünyanın en sorunlu coğrafyası olan Orta Doğu ile en konforlu coğrafyası Avrupa arasında adeta bir sırat köprüsü gibi duran Anadolu’yu dengede tutmak basit bir iş değil. Sürekli göç yolu, medeniyetler kavşağı, enerji kaynaklarının merkezi ve tarihsel birikimiyle çok çok orijinal, çok hususi bir coğrafya burası. Türkiye dış politikası dünyanın hiç bir merkezine tümüyle angaje olamayacak kadar titiz bir dengeye oturmak zorunda. Terazinin ayarını birazcık kaçırdınız mı faturası çok ağır olur. Tıpkı bugünün Erdoğan diyetinde yaşandığı gibi her şeyi batırırsınız ve düzeltmek uzun seneler alır. Öncelikle, dört bir tarafımızdaki komşu devletler ve halklardan başlayarak mutlaka sulh odaklı yeni bir politikaya gereksinim var. Bunun için de Kürt sorunu, Ermeni sorunu, Kıbrıs problemi gibi temel başlıklarda bir rehavet ve çözüm perspektifi ortaya konulmalı. Bu başlıklarda ilerleme kat ederken eş zamanlı olarak köktencilik demokratikleşme reformları, Avrupa Birliği müzakerelerinde ilerleme, hukukun üstünlüğü ve insan haklarında iyileşme sağlanmalı. Bunlarla bağlantılı şekilde, ekonomide üretime ve istihdama dayalı yeni bir model hayata geçirilmeli. Bu alanların tümünde ilerlemeler olurken dış politikada müzakereci ve barışçıl yeni bir hat kurmak olası olur. Aksi takdirde, içeride kanayan yaralarınız varken dış politikada çizgi tutturamazsınız. Ve kuşkusuz ideolojik yaklaşımdan kaçınan bir dış siyaset vizyonunuz olmalı, AKP gibi İhvancı bir çizgiyle varılacak yer, işte bugünkü hezimet olur ancak.
‘EDEBİYAT SİYASETTEN DAHA ZOR’
Magazin Editörü Ceylan Yıldız: Takip ettiğim mitinglerde basın açıklamalarında sizin fotoğraflarınızı taşıyan annelerin size yönelik “Deste Xızır ser pışta te be” (Hz. Hızır’ın eli belinde olsun) söylediğini çok duydum. Cezaevinden bu maneviyatı hissediyor musunuz?
Hissetmez miyim Ceylan Hanım. Annelerin o mukaddes duaları benim soluk borum burada. Xızır’ın elini de hep üstümde hissettim, bir an bile yalnız bırakmadı beni. O, yüreği hoş annelere çok şey borçluyum ve en o denli da onlara layık olmaya, onları utangaç etmemeye çaba ediyorum.
Gündem Editörü Elif Altındağ Şenses: Hikaye yazmak mı zor siyaset yapmak mı?
Edebiyat mutlaka daha zor ve riskli bir alan. Siyasette kolaylıkla yalan söylenebilir, ikiyüzlülük yapılabilir fakat edebiyatta neysen osundur. Kendini gizleyemez, diğer türlü gösteremezsin. Ya yazabiliyorsundur ya da yazamıyorsundur, arası yoktur. Siyasette ise birçok fırıldak yapılıyor işte. Ben ikisinde de dürüst hareket etmek haricinde bir opsiyonu tanımadım kendime.
Gündem Editörü Elif Tokbay: Başak Demirtaş mı daha tanınmış siz mi?
Başak Demirtaş mı? O da kim? Tam çıkaramadım. Haaa, şu benim yaşam dostum Başak mı? 🙂 Şaka şaka, şimdi durup dururken trip yemeyelim. Tabi ki popülerlik gibi bir derdimiz de arayışımız da hiç olmadı. Biz ikimiz de tanınan, malum insanlarız ve bu görünürlüğümüzü mücadelemiz için üstünlük olarak tanımlıyor, mücadelemizi büyütmek için kullanıyoruz. Bu yönümüzden haz etmeyenler olsa da biz inandığımız yolda yürümeye devam ediyoruz. Sonuçta influencer ya da reklam yüzü değiliz, hürriyet ve demokrasi mücadelesinin veriyoruz. Tanınıyor olmayı da günümüz iletişim dünyasının bir artısı olarak olabildiğince değerlendiriyoruz. Kimin ne düşündüğüne bakmadan biz mücadelemize yoğunlaşmayı tercih ediyoruz.
‘İLK İŞ DEPREM BÖLGESİNE GİDERDİM’
TV Muhabiri Fırat Fıstık: 14 Mayıs’ta iktidar değişirse; ilk günden, ilk hafta içerisinde yapılması gerekli olanlar ne sizce?
Sevgili Fırat kardeşim, inanırım her insanın bir “ilk icraat” beklentisi var ve hepsi de haklı, meşru beklentiler olsa gerek. Ama bunca yıkıma uğramış, yangın yerine dönmüş bir memleketi bir günde, bir haftada düzeltmek imkansız. Sanırım hepimiz bunun farkında. Yine de ben olsam yemin töreninden çıkar, zelzele bölgesine giderdim ve her depremzede sıhhatli bir konteynıra, duşa, tuvalete, gıdaya, eğitime, sağlığa ulaşıncaya kadar Ankara’ya dönmezdim. Bundan daha acele bir şey düşünemiyorum. Geri kalan her şey bir hafta, bir ay daha bekleyebilir bence.
TV Muhabiri Gamze Altunay: Kadın dayanışması için söylenen sloganlardan en beğendiğiniz hangisi ve neden?
“Jin jiyan azadî” (kadın, yaşam, özgürlük) sloganı bence hanım mücadelesini en iyi özetleyen slogan. Bu sloganı son kitabım DAD’ın ilk sayfasında da kullandım fakat yöntem bir hatadan kaynaklı ilk iki baskıda o sayfa basılmamış ne yazık ki. Yeni baskılarda bu hata giderildi sanırım. Kadın hayatın kaynağı, sahibi, yaratıcısı ve özüdür. Ve kuşkusuz bu niteliklere haiz olanın özgürlüğü yoksa yaşamların hepsi tutsaktır, en o denli da erkeğin. Bunun farkında, farkında olmayanlar odundur, kalastır, ki yeryüzünde maksimum bulunan mal da maalesef ki kalastır. Yani kat edilmesi gereksinim duyulan çok yol, verilmesi gereksinim duyulan daha fazla savaşım var. Ama yılmadan, beraberce mücadeleye devam, Gamze Hanım.
‘HESAP VERMELİLER’
Yönetmen Güven Çelik: Yaklaşık yedi yıldır cezaevindesiniz ve günümüzün hızla değişen dünyasında bu süre olabildiğince uzun… Bu süreçte Türkiye’yi cezaevinden takip ettiniz. Sizce cezaevinde izlediğiniz TV ekranında Türkiye iyi mi görünüyor ve medya iyi mi bir imtihan veriyor?
Sevgili Güven, Türkiye dışarıdan iyi mi görünüyorsa inan ki aynı acı, sarsıcı, üzücü tablo içeriden de görünüyor. Hatta buradan daha dikkatli ve seçici şekilde seyretme şansımız var diyebilirim. Bunda da serbest basın emekçilerinin, avukatlarımızın ve ailelerimizin desteği olabildiğince mühim tabii ki. Onlar olmasa dışarıyı havuz medyasından seyretmek zorunda kalabilirdik ki bu da direkt olarak işkence sayılabilirdi 🙂
Basının geneli açısından da şunu söyleyebilirim, bir avuç haysiyetli gazeteci bir kamyon dolusu satılık havuz tetikçisinden çok daha etkili işler yapmamış olsaydı bugün Türkiye çok karanlık ve sıfır umutla yoluna süren bir zorbalık olacaktı. Bence AKP sonrası yapılması gereksinim duyulan işlerden bir tanesi de o kamyonu şehrin çöplüğüne çekip damperi boşaltmak olmalı. Kim ki tetikçi bir gazeteci kılıklı soytarıya kıymet verir ya da vazife verirse onu en sert şekilde eleştirip, teşhir etmekten geri durmayacağımı şimdiden söyleyebilirim. Bu alçakların tamamı kabahat işlediler ve bağımsız hüküm önünde suçlarının hesabını vermelidirler.
YouTube Koordinatörü Hasan Ay: ‘Seni başkan yaptırmayacağız!’ diyerek Erdoğan karşıtlığı üstünden kurduğunuz politikayla Türk solunun da büyük ölçüde desteğini alarak partinizi üstün dereceli oy oranına ulaştırmayı başardınız. Peki Erdoğan gittikten sonrasında iyi mi bir bürokrasi kuracaksınız? Ekonomik ve sosyal anlamda toplumcu değerlerin ve işçi hareketinin öne çıkmış olduğu bir siyaset mı yoksa bilhassa ‘Türkiyelileşme’ hareketinden rahatsız olan Kürtleri üzmeyecek bir çizgi mi izleyeceksiniz?
Değerli Hasan arkadaşım, ben 18 yaşımdan beri kendimi toplumcu olarak tanımlıyorum ve bugüne dek hep bu dünya görüşümü yineleyerek, güçlendirmeye çalışarak ilerledim siyasette. Şu anda benim maksimum ilgimi çeken ve kendimi yakın bulduğum savaşım ekososyalizm. Siyasette de bu hat üstünden yürümeye devam ederim elbette. Başka türlüsü kendimle çelişmek olur.
‘YÜZLERCE KİTAP OKUDUM’
İş yeri doktoru Dr. Hume Toklu: Özgürlüğüne kavuştuğunuzda ilk yiyeceğiniz yemek ilk dinleyeceğiniz müzik ne olacak? Bir de çok merak ediyorum cezaevinde toplam kaç kitap okudunuz?
Sayın Toklu, emin olun bunları hiç düşünmedim. Başak o gün evde hangi lezzetli yemeği yapmışsa ben de yanına pilav, salata yaparım, birlikte yeriz herhalde. Kendi bestelerim dışarıda çalındı, söylendi fakat ben hiçbirini dinleyemedim henüz. Bilmiyorum, dinlenebilecek gibi mi benim şarkılarım fakat birazcık dinlerim mecburen 🙂 Cezaevinin görüldü kaşesini taşıyan galiba beş bin civarında kitap şu anda Diyarbakır’da bir depoda duruyor. Tamamını olmasa da mühim bir kısmını okudum ya da inceledim diyebilirim. Bunun haricinde cezaevi kütüphanesinden de yüzlerce kitabı okudum tabii.
Halk TV programcısı İsmail Küçükkaya: Türk siyasetinin ve demokratik yaşamının geleceğinde etkili/belirleyici olacak adlar arasında kendinizi görüyor musunuz? Bu manada diğer hangi adların etkili olacağını düşünüyorsunuz?
Sevgili İsmail Küçükkaya, mühim olan benim gelecekte kendimi nerede gördüğüm değil. Halk kimi nerede görmek istiyorsa ona talih tanır, karar verici olan halktır. Bu anlamda halk kime vazife verir, talih tanır bilemem fakat kime artık talih tanımayacağını kolaylıkla söyleyebilirim: Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Mustafa Destici, Doğu Perinçek, Önder Aksakal ve benzerlerine Türkiye’nin geleceğinde yer yok artık.
Halktv.com.tr yazarı Mehmet Tezkan: Yedi yıldır hücrede yaşıyorsunuz sizi hayata bağlayan, edebiyatla uğraştıran, öyküler yazdıran, politik hayatı yakından takip ettiren, birtakım zamanlar politik akışa müdahale etme gereği duyduran, hayatla ilgili, politikayla alakalı isabetli yorumlar yapmanızı elde eden motivasyon ne?
Doğrusu bunu birkaç cümleyle anlatabilmek basit değil, sevgili Mehmet Tezkan. Bir defa çok öfkeliyim. Halka meydana getirilen zulümler, eziyetler, adaletsizlikler beni fazlasıyla öfkelendiriyor. Muhalif siyasetçiler olarak bunları durduramamış olmaktan maksimum kendimi görevli tutuyor ve maksimum kendime öfkeleniyorum. Çok daha önceleri karşıcılık olarak demokrasi ilkeleri çevresinde birleşmeli, ortak savaşım yürütmeli ve bu otoriter diyeti durdurabilmeliydik. Bu duruma gelinmiş olması Erdoğan’ın başarısı değil, bizim başarısızlığımız, eksikliğimiz.
Hapse konulduğum günden bu yana işte bu eksikliğimizi gidermeye, hatalarımızı aşıp halka olan borcumu ödemeye çalışıyorum. Temel motivasyon kaynağım da budur. Her şeyi bu ruhla, bu inançla yapıyorum. Çünkü bahsettiğim borcu ödemek demek vicdanen rahatlamak değil, halkı bu zulümden kurtarmak anlamına gelir benim için. Hedefim bu ve yazdığım, çizdiğim, dediğim her şeyi bu hedef doğrultusunda, büyük bir moralle yapıyorum. Burada ayakta kalıp bolca bol üretebilmek için de borç ödeme isteğinin iyi bir motivasyon deposu bulunduğunu söyleyebilirim.
‘DİRENMEK DIŞINDA SEÇENEK YOK’
Destek Personeli Mercan Sofi: Ben bir anneyim çocuklarım var. Onlarsız bigün bile dayanamıyorum. Siz iyi mi dayanıyorsunuz?
Mercan Hanım, dayanabildiğimi kim söylemiş oldu ki! Elimden diğer bir şey gelmediği için katlanıyorum aslında. Kızlarım gözlerimin önünde fakat onlara dokunamadan, onları koklayamadan, hayatlarının parçası olamadan kocaman ergenler oldular. Bunun telafisi ihtimaller içerisinde değil ve bunun haksız, hukuksuz, adaletsizce yapılma olması tek bir suçum bile olmadan bu yıllarımızın çalınmış olması en o denli da kızlarım için, onlar adına öfkelendiriyor beni. Direnmek haricinde bir seçenek yok gene de.
Dış Haberler Müdürü Mustafa Kemal Erdemol: Yedi yıldır haksız, hukuksuz bir biçimde hapis yatıyorsunuz. Hapisteyken “dışarıda olsaydım şunları şunları yapardım” demek doğaldır. Düşündüğünüz olmuştur. Yedi sene süresince ne yapıyor olurdunuz dışarıdayken? O kadar yoğun politik çalışmanın ortasında gene kitaplar yazılır mıydı?
Sevgili Mustafa Kemal o denli çok şey var ki… Ama şu sıralar dışarıda olup miting yapabilmeyi çok isterdim. Avukatlar vasıtasıyla tivit paylaşmak hem aynı etkiyi yaratmıyor hem de aynı tadı vermiyor 🙂 Ve evet, mutlaka tek bir kitap bile yazamazdım dışarıda olsaydım.
Halk TV Programcısı Selin Sabit: Elinizde boya ve fırçayla 2023 yılı için bir duvar yazısı yazacak olsaydınız ne yazardınız?
Türkiye Uzay Ajansının duvarına şunu yazardım bugün: “Akşam uzaydan inerken yarım kilo kıyma getir, bitişikteki dükkanda bile çok pahalı” 🙂 Selin Hanım.
Editör Sevim Zengin: HDP, Yeşil Sol Parti çatısı altında seçime girme sonucu aldı ve aday çıkarmayacağını açıkladı. Ancak partiden bugüne dek imalarda bulunulsa bile resmi olarak ‘adayımız Kemal Kılıçdaroğlu’dur’ ifadesi kullanılmadı. Sizce HDP niçin bu hususta niçin çekingen davranıyor?
Çekingen davranmaktan çok, zamanlama mevzusu sanırım. Bayramdan sonra, desteklenecek adayın açıklanacağı duyuruldu zaten.
‘YARGININ DURUMU İÇLER ACISI’
Yargı muhabiri Seyhan Avşar: Siyasi mücadelenizin yanısıra faal bir hukuki savaşım de yürüttüğünüzü de düşünüyorum. AİHM’in iktidarın sizin tutuklamaya gerekçe yapmış olduğu iddialarla ilgilenmediği onun yerine sizi cezaevine tutarak siyasal faaliyetlerinizi engellemeye çatıştığına yönelik belirlenmesi var. Bu belirleme sizin aday olduğunuz bundan önceki Cumhurbaşkanlığı seçimini de içeriyor. Şu an ki cumhurbaşkanlığı seçim süreci ile sizin aday olduğunuz süreç arasında ne tür farklar ya da benzerlikler görüyorsunuz?
Değerli Seyhan Avşar, bu röportaj için emeğinizden kaynaklı teşekkür ediyorum. Sizin de gazeteci olarak çok yakından takip ettiğiniz gibi bu yedi senelik rehinelik sürecinde iki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir de Anayasa Mahkemesi kararıyla haksız tutuklu olduğuma, delilsiz tutuklanıp siyasal amaçlarla yargılandığıma karar verildi. Ama her seferinde Erdoğan’ın aleni talimatıyla bu kararlar yok sayıldı, uygulanmadı.
Şu anda yargının durumu harbiden içler acısı. Durum, 2018’de Cumhurbaşkanı adayı olduğumdan çok daha fena durumda. Savcı ve yargıç cübbesi giymiş birtakım tipler neredeyse kürsüden “Yaşasın Erdoğan, Heil Erdoğan!” deme noktasına geldiler ki, artık tuzun koktuğu noktadayız. Fakat bugünler geçecek ve reel suçlular, bu zamanın bütün zalimleri, hırsızları, katilleri, bağımsız hüküm önünde mutlaka hesap verecek. Buna hem inanıyor hem de bunun için zaten yoğun bir savaşım yürütüyoruz ve kuşkusuz kazanacağız!
Halk Tv Programcısı Sorel Dağıstanlı: 2015 seçimleri öncesinde öbek toplantınızda “Seni başkan yaptırmayacağız” demiştiniz. Kısa fakat içerisinde bütün siyasal mesajları (partinizin gücü, duruşu ve iddialara cevabı vs.) barındıran bir cümle kurdunuz. Bugün aynı şekilde bir cümle kursanız o ne olurdu?
Şu anda dışarıda ciddi bir korku iklimi, baskı ortamı var. Kimse basit kolay Erdoğan’ı, iktidarı eleştiremiyor. Hapis, işten atılma, linç edilme, saldırıya uğrama gibi somut, ciddi tehditlere karşın gene de susmayan on binlerce insan var. Ben de ne burada sustum ne de dışarıda olsam susardım. Kral çıplak demeden ve karşılık ödemeyi göze almadan hiç bir şeyi düzeltemeyiz, sevgili Sorel.
‘BİR TANE KÜRT BAHÇELİ GÖSTEREBİLİR MİSİNİZ’
Reji çalışanı Şevval İskender: AKP iktidarının 21 senelik karnesinde; derinleşen ekonomik kriz, Türk lirasının en değersiz seviyeye gelmesi, dış borçlanmada üstün dereceli kırılması, barınma sorunu, sıhhat emekçilerine “giderlerse gitsinler” söylemi, basın mensuplarına uygulanan ağır baskı, sınırların kevgire dönmesi, vatandaşlığın ev alana promosyon olarak sunulması, ülkenin dört bir yanısıra tek seslilik oluşturma anlayışı ve daha niceleri… Ama içlerinden en önemlisi hükümetin ideolojik hegemonya alanı olarak görmüş olduğu eğitim yuvaları. Her yeni gelen bakanın eğitim sistemini değiştirdiği bu sistemi değiştirecek politikalarınız neler, bunları yeteri kadar anlatabildiğinizi düşünüyor musunuz? Nepotizm iyi mi sona erecek?
Şevval Hanım, saydığınız bütün problemlerin mutlaka ki bir yakıcılığı, aciliyeti var tabii, gene de sizin de açıkladığınız suretiyle eğitim alanında düzeltim yapılmadıkça hiç bir soruna kalıcı çözüm bulunamaz. Herkes için eşit, parasız, ilmi ve kalifiye eğitim hizmetini ideolojiden arındırılmış müfredat ve kaliteli yetişmiş eğitimciler vasıtasıyla veremediğiniz müddetçe sosyal gelişmeyi sağlayamazsınız. Bu mevzuya dair çok uzun detaylarla burada yanıt vermem imkânsız fakat şu kadarını söyleyeyim: Demokrasi ve insan hakları dersi ilkokuldan üniversiteye kadar mecburi eğitim programına alınmalı, bütün devlet okullarının eğitim kalitesi her açıdan bugünkü hususi okul seviyesine getirilmeli, öğretmenlik mesleği sosyal haklar, yetiştirilme, denetlenme açısından toplumun en üst ölçüde nitelikli, muteber mesleğine dönüştürülmeli ve ezberci, yarışmacı eğitim modelinden bilimsel, analitik ve serbest düşünmeye dayanıklı, dayanışmacı eğitim modeline geçilmeli. Bunları ve daha fazlasını topluma yeteri kadar anlatamadığımız mevzusu ile alakalı da haklısınız, daha etkili iletişim şekilleri kullanmalıyız bence de.
Halk TV Programcısı Şirin Payzın: Özellikle genç Kürt seçmenlere, dövüşten şiddetten siyasal çekişmelerden ve Kürt milliyetçiliğinden de Türk milliyetçiliğinden de bıkmış huzur, refah , barış, iş, aş arayan genç seçmene “sözünüz “ ne olur?
Şirin Hanım, burada Türk ve Kürt milliyetçiliği tartışmalarına girmeyeceğim fakat ikisinin aynı kategoride ele katılması tarihsel gelişmeleri de aktüel neticeleri açısından da doğru değil. Bana bir adet Kürt Bahçeli, Kürt Ümit Özdağ, Kürt Destici ya da Kürt Oğan gösterebilirseniz ben de bu tartışmadan mutlaka uzak duracağım. Ama sizin niyetinizin de bu karşılaştırma olmadığından hareketle şunları söyleyebilirim:
Evet, ergenler huzur, sulh ve refah istiyor. Siyasetten somut çözümler bekliyorlar, haklı olarak. Bunun da yolu demokrasiyi devletin, toplumun ve bireyin temel ilkesi haline getirmekten geçiyor. Demokrasiyi seçimlerden ibaret gören anlayış yerine halkın, bireylerin; yönetimde günlük denetim, karar ve laf yetkilerinin olduğu, protesto hakkının özgürce kullanılabildiği, medyanın sınırsız özgürlükle çalışabildiği bir ortam sağlamak gerekir. Bu ortam yaratılmazsa çözümler gökten kendi kendine inmez.
Dolayısıyla her genç dostum kendini siyasetin öznesi gibi görmeli, çözümün anahtarının kendisi olduğu gerçeğiyle hareket etmeli ve bir liderden beklenti içinde, eylemsiz konumda olmamalı bence. Bunun için de partilerde, sendikalarda, odalarda, dernek ya da muhtelif platformlarda mutlaka örgütlü mücadelenin parçası haline gelmeli. Örgütlü cemiyet yoksa demokrasi de yoktur, iş, aş, huzur da yoktur. Ve kuşkusuz seçecekleri savaşım tekniği şiddetten uzak sivil, siyasal savaşım olmalı ve öyle kalmalıdır.
‘BAŞAK’LA NİKAH TAZELEYECEĞİZ’
Halk TV Programcısı Şule Aydın: Türkiye siyasetine yön veren açıklamalar yapan bir eski genel başkan ya da bir baba değil Demirtaş bunun yanı sıra Başak Demirtaş’ın aşka düştüğü adam. Şöyle söylemişti Başak Hanım tutuklanmanızı anlatırken: (hepimizin yüreğinde hissettiği o hasret ve öfkeyle ellerini sıkarak) “Vedalaştı ve en hızlıca geleceğim diye sözleştik.” O lafı tuttuğunuz gün memlekete değil Başak Hanım’a dair hayaliniz var mı? Ah çektiğiniz?
İnce yerden sormuşsunuz Şule Hanım 🙂 Ve de ucu yanık bir köşeden… Birbirimize verdiğimiz çok laf var ve hayallerimiz. İlk defa söylüyorum, Başak ile alyanslarımızı yakın zamanda yeniledik. Yeniden sözleştik ve çıkınca nişan, düğün derken sıfırdan başlamaya karar verdik. Kızlarımız ufak bir kır düğünü için organizasyonu üstlendiler bile. Kaybettiğimiz yıllara inat, ilk günkü gibi başlamaya kararlıyız biz. Bize göre aşk yoksa gerisi boştur, yapaydır. Mücadeleyi, hayatın anlamını ve değerlere bağlılığı diri tutan şey aşktır. Burada işte bunu elimizden almalarına katiyen izin vermedik. Aşmam gereksinim duyulan tek bir problem kaldı, ufak kızımız Dılda anası için ciddi bir antet parası istiyor 🙂 Bakalım artık, bulacağız bi’ çaresini. (HABER MERKEZİ)