Abdülkadir Geylani kimdir? Abdülkadir Geylani ne zaman, nerede yaşadı?
Günümüz İran’ının Hazar Denizi kıyısındaki Gilan Eyaleti’nde doğan âlim ve mutasavvıf olan Kadiriye tarikatının kurucusu ve İslam filozofu Abdülkadir Geylani ile alakalı detaylar araştırılıyor. Peki, Abdülkadir Geylani kimdir?
ABDÜLKADİR GEYLANİ KİMDİR?
470’te (1077) Hazar denizinin güneybatısındaki Gîlân eyalet merkezine bağlı Neyf köyünde doğdu. Arapça’da “el-Cîlî, el-Cîlânî”, Farsça’da “Gîlî, Gîlânî”, Türkçe’de ise “Geylânî” şeklinde söyleniş edilen nisbesiyle şöhret buldu. Babası Ebû Sâlih Mûsâ’nın dindar bir kimse olduğu bilinmekte, yalnız ile alakalı fazla malumat bulunmamaktadır. Hz. Ali’ye ulaşan soy şeceresi kaynaklarda şu şekilde verilmektedir: Abdülkadir-i Geylânî b. Mûsâ b. Abdullah b. Yahyâ b. Muhammed b. Mûsâ el-Cevn b. Abdullah el-Kâmil b. Hasan el-Müsennâ b. Hasan b. Ali. Hz. Hasan soyundan gelen şerifler İdrîsîler, Sa’dîler (Filâliyyûn) ve Kadirîler ismi verilen üç kola ayrılırlar. Babasının “Zengî-dost” (zenci dostu) unvanıyla anılması ve kendisinin Bağdat’ta, a’cemî (Arap olmayan, yabancı) olarak tanınması gibi hususlar bahis mevzusu edilerek, Hz. Hasan’a varan soy şeceresinin sonradan ortaya konulmuş olduğu da ileri sürülmüştür. Devrin tanınmış zâhid ve sûfîlerinden Ebû Abdullah es-Savmaî’nin kızı olan anası Ümmü’l-Hayr Emetü’l-Cebbâr Fâtıma’nın da hanım velîlerden olduğu kabul edilir.
Küçük yaşta babasını kaybeden Abdülkadir, annesinin yanısıra ve büyükbabası Savmaî’nin himayesinde büyüdü. Kendisi on yaşlarında mektebe gidip gelirken melekler tarafınca korunduğuna inanırdı. Bütün gayesi tahsiline dönemin en mühim ilim ve kültür merkezi olan Bağdat’ta devam etmekti. On sekiz yaşına gelince annesinden izin alarak bir kafileye katılıp Bağdat’a gitti (1095). Orada Ebû Galib b. Bâkıllânî, Ca’fer es-Serrâc, Ebû Bekir Sûsen ve Ebû Tâlib b. Yûsuf gibi âlimlerden hadis; Ebû Sa’d el-Muharrimî (Mahzûmî), Ebû Hattâb ve Kadî Ebû Hüseyin gibi hukukçulardan fıkıh; Zekeriyyâ-yı Tebrîzî gibi dilcilerden de edebiyat okudu. Kısa zamanda usul, fürû ve mezhepler mevzusu ile alakalı geniş bilgili oldu. Bağdat mutasavvıflarıyla yakın dostluklar kurduğu bu yıllarda Ebü’l-Hayr Muhammed b. Müslim ed-Debbâs (ö. 525/1131) aracılığı ile tasavvufa intisap etti. Kaynaklar tarikat hırkasını Debbâs’tan giydiğini ve onun damadı olduğunu bildirirler. Hocası Ebû Sa’d’ın kendisine tahsis etmiş olduğu Bâbülerec’deki medresede hadis, tefsir, kıraat, fıkıh ve nahiv gibi ilimleri okuttu ve vaaz vermeye başladı. Ancak bir müddet sonra tüm bu tarz şeyleri bırakarak inzivaya çekildi. Menkıbeye göre, yirmi beş sene kadar devam eden inzivâ döneminin sonunda, öteki biri yedirmedikçe kendi eliyle hiç bir şey yememeye ahdetmiş, aradan kırk gün geçmiş olduğu ve içerisinden “açım, açım” sesleri geldiği halde olağan üzeri bir dayanma gücü göstererek direnmiş, nihayet bu hali Ebû Sa’d el-Muharrimî’ye mâlûm olmuş, o da bunu alıp evine götürerek eliyle doyurmuş ve daha sonra da kendisine şeyhlik hırkasını giydirmiştir. Cüneyd-i Bağdâdî’ye ulaşan tarikat silsilesi şöyledir: Ebû Sa’d Mübârek el-Muharrimî, Ebü’l-Hasan el-Hekkârî, Ebü’l-Ferec et-Tarsûsî, Abdülvâhid et-Temîmî, Şiblî, Cüneyd-i Bağdâdî. Muhtemelen inzivâ döneminin sonunda oğlu ile beraber hacca gitti. Mekke’de tanıştığı bir çok sûfîye hırka giydirdi. Sa’dî, Gülistân’ın ikinci bölümünde Abdülkadir’i Kâbe’nin örtüsüne yapışmış dua ederken gördüğünden bahsederse de tarih itibariyle onu görmüş olması olası değildir. Sühreverdî, onun dört hanımla evli olduğunu söyler. Ancak ne vakit evlendirilmiş olduğu bilinmemektedir. Herhalde halvete çekilmiş olduğu vakit evli ve çocuk sahibi idi. Bağdat’ta vefat etti.
Dinî ve Tasavvufî Düşünceleri. Abdülkadir-i Geylânî, Bağdat’a gittiği vakit mensup olduğu Şâfiî mezhebini bırakarak mizacına daha makul gelen Hanbelî mezhebine girmiş, bunun yanında yaşamının sonuna kadar her iki mezhebe göre fetva vermiştir. Rivayete göre rüyasında Ahmed b. Hanbel Abdülkadir’den, o sırada zayıf durumda bulunan Hanbelîliği canlandırmasını istemiş, o da Hanbelî mezhebine girerek tüm kuvvetiyle bu mezhebi ihya etmeye çalışmıştır. Yaşadığı dönemde Hanbelîler’in imamı olmuş ve dolayısıyla kendisine “Muhyiddin” (dini ihya eden) unvanı verilmiştir. Abdülkadir-i Geylânî Hanbelî mezhebine sarsılmaz bir halde bağlıdır. Bütün eserlerinde, özellikle el-Gunye’de bu mezhebe bağlılığı açıkça görülür. “Mezheplerin en iyisi İmam Ahmed’in mezhebidir” diyerek amel ve itikadda Ahmed b. Hanbel’i hararetli bir halde savunur. Müteşâbihatı te’vile kalkışmaz. Diğer Hanbelîler gibi te’vili tahrif sayar. İstivâya tereddütsüz inanır ve bu hususta başta Mu’tezile olmak suretiyle öbür mezhepleri şiddetle eleştiri eder. İmâm-ı Âzam’ın el-Fı?hü’l-ekber’deki fikirleri de bu tenkitlerin haricinde kalmaz. Diğer Hanbelîler gibi o da Kur’an’daki harflerin dahi mahlûk olmadığını söyler. Müşebbihe ya da Mücessime’den olmamakla beraber bu konudaki görüşü onlarınkine olabildiğince yakındır. Hanbelîliği, “İmam Ahmed’in akîdesi suretiyle bulunmayan evliya var mıdır?” sorusuna, “Ne şimdiye kadar olmuştur, ne de bundan sonra olacaktır” diye yanıt verecek kadar çok yüceltir. Kelâmdan ve kelâm âlimlerinden nefret eder. Nitekim Sühreverdî’ye, “Bu ilim âhiret azığı değildir” diyerek onun kelâm okumasını câiz görmemiştir. Abdülkadir’in Hanbelî mezhebine bağlı olması, başta İbn Teymiyye olmak suretiyle bir çok tasavvuf tenkitçisinin takdirini kazanmasına neden olmuştur. Şathiyeleri (bk. ŞATHİYE) nedeniyle mutasavvıfları eleştiri eden İbn Teymiyye onun bu tür lafları karşısında ya susmak ya da bu tarz şeyleri te’vil etmek zorunda kalmıştır. Meselâ, “Bizim için bir şeyi terkedene, Allah terkettiğinden çok fazlasını verir” ifadesini muhtelif şekillerde yorumlayarak şeriata makul olduğunu kanıtlama etmeye çalışır. Şer?u kelimât min Fütû?i’l-gayb isimli eserinde şathiye türünden daha öteki örnekler veren İbn Teymiyye, onun Cüneyd-i Bağdâdî ve Muhâsibî gibi şer’î hükümlere hassasiyetle bağlı, büyük ve hürmet kıymet bir şeyh olduğunu söyler; hatta İbn Akil’in hücumuna uğrayan şeyhi Debbâs’ı da savunur. Kerametlerinin tevâtürle durağan(durgun) olduğunu iddia eder ve bunların doğruluğuna inanır. İzzeddin b. Abdüsselâm da bu hususta aynı fikirdedir. Meşhur Hanbelî âlimi İbn Kudâme 1166’da Bağdat’a geldiğinde Abdülkadir-i Geylânî ile görüşerek ona hayran olmuş, meziyetlerini öve öve bitirememişti. Nevevî, Süyûtî ve İbn Hacer gibi âlimler de onu takdir edenlerdendir.
Abdülkadir-i Geylânî’nin tasavvufu, şeriata ve dinin zâhirî hükümlerine hassas bağlı kalma esasına dayanır. O, her an Kur’an ve hadislere makul hareket etmeyi koşul koşar. Ona göre bir zâhidin hayatında görülebilecek derunî haller dinî ölçülerin dışına taşmamalıdır. Müridlerine hep, “Uyun, uydurmayın; itaat edin, karşıcılık etmeyin, yakınmayın; temizlenin, kirlenmeyin” şeklinde tavsiyelerde bulunurdu. Dinin zâhirî hükümlerine uymadığı için Sehl et-Tüsterî’nin “sır” nazariyesini reddetmiş, kendi tarikatının şeriata makul olduğu İbn Teymiyye gibi bir münekkit tarafınca bile kabul edilmiştir. Semâa karşı değildir. Kur’an’ın telhin ve teganni ile değil, tertîl ve tecvid suretiyle okunmasını ister, aksine hareket etmeyi yasaklardı. Gazzâlî’nin geliştirdiği Sünnî tasavvuf, onun tarafınca devam ettirilmiştir denebilir.
Abdülkadir-i Geylânî, 1127’de ilk defa vaaz vermeye başladığı vakit yalnız birkaç şahsa hitap ediyordu. Fakat daha sonra cemaati giderek arttığı ve medrese dar gelmeye başladığı için vaaz meclisini Bâbülhalbe’deki bir camiye nakletti. Açık havada verdiği vaazlarını dinlemek için yetmiş bin kişinin Bağdat’a geldiği, arka saflarda bulunanların ön saflardakiler kadar sesini kolaylıkla işittikleri rivayet edilir. Karşılaştığı kimseleri derhal etkisi dibine almış olduğu için “Bâzullah” (Allah’ın şahini) ve “el-Bâzü’l-eşheb” (avını kaçırmayan şahin) unvanıyla da anılan Abdülkadir’e bu unvan, Demîrî’ye göre şeyhi Debbâs’ın meclisinde verilmiştir. Vaazlarında dinleyicilerine kurtuluşu ve cenneti vaad ettiğini, bu hususta onlara güvence verecek kadar inançlı ve net konuştuğunu, hitabetinin son aşama etkili olduğunu kaynaklar görüş donanması içerisinde zikrederler.
Daha sağlığından itibaren kendisinden bir çok keramet nakledilerek kişiliği tam mânasıyla menkıbeleştirilmiş, reel kimliği ise önemini kaybetmiş ve unutulmuştur. İbnü’l-Arabî, “kün” ilâhî kelimesine mazhar olduğundan Abdülkadir’den çok keramet zuhur ettiğini söyler. Tasarruf ve kerametlerinin ölümünden sonra da devam ettiğine inanmış olduğu için, müridlerinin darda kaldıkları vakit söyledikleri, “Medet, yâ Abdülkadir!” lafı bir tarikat geleneği olmuş, özellikle kadınlar, biçare kalanlara imdat ettiğine inandıkları Abdülkadir’in ruhaniyetine samimi bir bağlılık göstermişlerdir. Veysel Karanî ve İbrâhim b. Edhem gibi Abdülkadir-i Geylânî de Türk halk edebiyatı ve folklorunda mühim bir yer tutmuştur. Yûnus Emre’ye nisbet edilen, “Seyyâh olup şu âlemi arasan / Abdülkadir gibi bir er bulunmaz” mısralarıyla başlayan şiir ile Eşrefoğlu Rûmî’nin, “Arısının balıyım bahçesinin gülüyüm / Çayırının bülbülüyüm yâ şeyh Abdülkadir!” gibi şiirlerinde ona karşı duyulan derin hayranlık terennüm edilmiştir.
Abdülkadir-i Geylânî ile alakalı Dürerü’l-cevâhir isimli bir eser yazan İbnü’l-Cevzî onu ciddi surette eleştiri etmiş, İbn Kesîr de ile alakalı söylenenlerin çoğunun hayal mahsulü olduğunu, el-Gunye ve Fütû?u’l-gayb’da mevzû hadisler olduğunu söylemiştir. Sem’ânî’nin, “Konuşmasını dinledim, bir şey anlamadım” demesi, onun tasavvufî hayata yabancı olduğunu gösterir. İbn Receb, Kitâbü’?-?eyl ?alâ ?aba?ati’l-?anâbile’sinde Behcetü’l-esrâr ve aynısı menâkıbnâmelerin hurafe ve saçma laflarla dolu olduğunu, bunların Abdülkadir’e ait olamayacağına dikkat çeker; Zehebî de bu görüşe katılır. İbnü’l-Arabî, Abdülkadir-i Geylânî’nin karşılaşmış olduğu kimseleri kokusundan tanıdığını, çünkü “ricâlü’r-revâih”ten olduğunu iddia eder ve onu Melâmetî sayar. Ancak İbnü’l-Arabî’ye göre kendisinden hiç bir keramet zuhur etmeyen Abdülkadir’in müridi Ebü’s-Suûd’un makamı, şeyhinin makamından daha üstündür. Zira şeyhi tasarrufta bulunmuş olduğu halde müridi, dilediği gibi tasarrufta bulunması için Hak Teâlâ’yı kendine vekil kılmıştır. Sühreverdî, şathiyelerinden laf ederek bunların sekr durumunda söylenmiş laflar olduğuna dikkati çeker. Reşîd Rızâ da uydurma bir eser olan Gavs_iyye risâlesini fanatiklerinin ona nisbet ettiklerini, özellikle Hintliler’in kendisine kutsiyet atfederek ona taparcasına hürmet gösterdiklerini söyler.
Menâkıb kitapları Abdülkadir-i Geylânî’nin bin kadar eseri olduğunu kaydeder. Bugün ona nisbet edilen eserlerin sayısı elli civarındadır. Ancak bunların büyük bir kısmının ona ait olmadığı kesinlik kazanmıştır. Bazı eserlerinin muhtelif isimlerle tanınmış olması da sayının artmasına neden olmuştur.
Gerek vaazlarında gerekse eserlerinde son aşama sade bir üslûp kullanan Abdülkadir-i Geylânî, kendisinden önceki sûfîlerden nakiller yaparken bu tarz şeyleri her insanın anlayacağı örneklerle açıklar. Bu sebeple eserleri tasavvuf edebiyatının hoş örneklerinden sayılır. Tema olarak ağlatıcı ve ürpertici hususları tercih eder. Konuşmalarında samimi yakarışlarını dile getiren dua ve niyazlara yer verir. Cemaate cenneti müjdeleyerek onlara umut ve şevk verir, nefsin zayıf taraflarını etkin bir halde tasvir eder, şeytanın insana nüfuz etme yollarını canlı örneklerle anlatır. Bilhassa el-Fet?u’r-rabbânî ve Fütû?u’l-gayb’da insanı duygulandıran ve heyecanlandıran tablolar çizer. Tarikatının ve etkisinin tüm İslâm âlemine yayılmasında, uyguladığı bu metodun oranı büyüktür.
Eserleri. 1. el-Gunye li-?âlibî ?arî?ı’l-?a? (Kahire 1288). Dinî hükümlerden iman, tevhid ve ahlâkı mevzu alan bu eser, muhteva olarak Ebû Tâlib el-Mekkî’nin ?utü’l-?ulûb’una benzer. İbadetlerin faziletine ve müslümanların günlük hayatla alakalı hal ve hareketlerine geniş yer veren el-Gunye’de akaid hususları selef akîdesi esas alınarak açıklanır. Şîa, Mu’tezile ve Cehmiyye gibi mezhepler ağır dille reddedilirken, Allah ile alakalı teşbih ve tecsîmi çağrıştıran birtakım izahlara yer verilir. Eserde tasavvufî mevzular zühd ve takvâ seviyesinde ele alınır. el-Gunye birtakım dillere çeviri edilmiştir (Farsça trc. Abdülhakîm es-Siyâlkûtî, Lahor 1282; T trc. Umdetü’s-sâlihîn fî tercemeti Gunyeti’t-tâlibîn, İstanbul 1303; A. Faruk Meyan, İlim Esrar Hazinesi, İstanbul 1971).
2. el-Fet?u’r-rabbânî ve’l-feyzü’r-ra?mânî (Kahire 1281, 1303). 1150-1152 yılları aralığında çoğunu medresede, bir kısmını ribâtta verdiği vaazların müridleri tarafınca notlar durumunda yazılmasından gerçekleştirilen altmış iki bölümlük bir eserdir. Sonunda vefatını özetleyen bir zeyil vardır. Abdülkadir-i Geylânî’nin tasavvuf bakımından en mühim eseri budur. Eser Abdülkadir Akçiçek (İstanbul 1961) ve Yaman Arıkan (İstanbul 1986) tarafınca Türkçe’ye çeviri edilmiştir.
3. Fütû?u’l-gayb (İstanbul 1281; Kahire 1304). Oğlu Abdürrezzâk’ın babasının meclislerinde toplamış olduğu yetmiş sekiz vaazdan ve ölürken yapmış olduğu vasiyetten gerçekleştirilen eserin sonunda bir soy şeceresi yer alır. Eser İbn Teymiyye tarafınca Şer?u kelimât min Fütû?i’l-gayb adıyla şerhedilmiş (Cidde 1984 [Câmi?u’r-resâ?il içinde], s. 71-189). Ayrıca Walther Braune tarafınca Die Futu? al-Gaib des ?Abd al-Qadir adıyla Almanca’ya (Leipzig 1933), Abdülkadir Akçiçek tarafınca İlâhî Armağan (Ankara 1962) adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir.
4. el-Füyûzâtü’r-rabbâniyye fî evrâdi’l-?adiriyye (İstanbul 1281; Kahire 1303). Nesir ve nazım halindeki dua ve evrâddan gerçekleştirilen bir risâledir. Eser İlâhî Feyzler adıyla Celal Yıldırım tarafınca çeviri edilmiştir (İstanbul 1975).
5. Mektûbât. Abdülkadir’in on beş mektubu Refet Süleyman Paşa (Mektûbât-ı Şeyh Abdülkadir-i Geylânî, İstanbul 1276) ve Abdülkadir Akçiçek (Onların Mektupları, İstanbul 1966) tarafınca çeviri edilmiştir. Ayrıca Fevzi Paşa tercümesini Bekir Uluçınar sadeleştirerek yayımlamıştır (İstanbul 1981).
6. Cilâ?ü’l-?â?ır min kelâmi Şey? ?Abdil?adir. el-Fet?u’r-rabbânî’nin 57 ve 59. bölümlerinden ibaret olan bu eserin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 685) bulunmaktadır.
7. Sırrü’l-esrâr ve ma?harü’l-envâr. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Celâlettin Ökten, nr. 239) bulunan eser, Abdülkadir Akçiçek tarafınca Ötelerden Haber adıyla çeviri edilmiştir (İstanbul 1964).
8. ed-Delâ?il. Evrâd ve ?alavâtü’l-kübrâ adlarıyla da anılan eser Süleyman Hasbi tarafınca Türkçe’ye çeviri edilmiştir (İstanbul 1273, 1306).
9. es-Sirâcü’l-vehhâc fî leyleti’l-Mi?râc (İstanbul 1312). el-Gunye’nin Mi’rac’la alakalı bölümlerinden derlenmiştir. Eser, Mustafa Güner (Üç Aylar ve Faziletleri, Ankara 1975) ve Hasırcızâde (Üç Aylar ve Mübarek Geceler, İstanbul 1984) tarafınca çeviri edilmiştir.
10. ?A?idetü’l-Bâ?i’l-eşheb (Behcetü’l-esrâr’ın kenarında). Çeşitli kaside ve manzumelerini ihtiva eder. “Muhyî” mahlasını kullanan Abdülkadir-i Geylânî’nin “Hamriyye”, “Ümmiyye”, “Tâiyye”, “Lâmiyye”, “Tasavvufiyye” isimli kaside ve manzumelerini içerisine alan iki mecmua, Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Pertev Paşa, nr. 615/3 ve Hacı Mahmud Efendi, nr. 2598/5) bulunmaktadır.
Abdülkadir-i Geylânî’ye nisbet edilen öteki eserler şunlardır. Kitâb fî u?uli’d-dîn (Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 2763/9); el-Esmâ?ü’l-?üsnâ (Süleymaniye Ktp., Düğümlü Baba, nr. 496/1); Kitâb-ı ?amse-i Geylânî (Süleymaniye Ktp., Serezli, nr. 4050); Gavs_iyye (?amriyye). Allah’la Abdülkadir-i Geylânî arasında geçmiş olduğu iddia edilen konuşmaları ihtiva eden ve bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Hacı Mahmud Efendi, nr. 2855) bulunan bu risâle ona ait değildir. Eser, İsmail Fenni’ye ait Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddin Arabî isimli eserin içerisinde de (İstanbul 1928) yer almaktadır. Bu risâle, Tercüme-i Gavsiyye adıyla Mehmed Abdüllatif tarafınca çeviri edilmiştir (İstanbul 1266). ?ikrü’l-ma?amât fî ?arî?ı’l-?a? (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 5399/8); Yevâ?itü’l-?ikem; el-Mevâhibü’r-ra?mâniyye. Bu eserlerin ilk üçü dışındakiler Geylânî’ye ait olmayıp birtakım kitaplardan ve hakkındaki menkıbelerden derlenmiştir.
Hakkında Yazılan Menâkıbnâmeler. Abdülkadir-i Geylânî’nin menkıbeleri ve yaşam hikâyesi ile alakalı yazılan eserler, onun hem tasavvufî görüşlerini hem de yaşamı hakkındaki detayları yansıtmaları bakımından önemlidir. Müridlerinden Ebû Bekir Abdullah et-Temîmî’nin yazdığı Envârü’n-nâ?ır fî ma?rifeti a?bâri’ş-Şey? ?Abdil?adir isimli ilk menâkıbnâme zamanımıza kadar gelmemiştir. Bu eserin daha sonra yazılan menâkıbnâmelere kaynak olduğu muhakkaktır. Abdülkadir-i Geylânî ile alakalı yazılan menâkıbnâmelerin en tanınmışı ve önemlisi, İbn Cehzam diye tanınmış Ali b. Yûsuf Şattanûfî’nin (ö. 713/1314) Behcetü’l-esrâr ve ma?dinü’l-envâr (İstanbul 1258; Kahire 1304) isimli eseridir. Abdülkadir’in bir çok fikir, davranış ve şathiyesinin nakledildiği bu menâkıbnâme kendi eserleri kadar ehemmiyet taşır. Abdülazîz ed-Dîrînî’nin el-Behcetü’?-?ugrâ’sı bunun özetidir. Behcetü’l-esrâr’ın Türkçe tercümeleri de vardır. Kerküklü Abdurrahman Hâlis Tâlebânî’nin Behcetü’l-esrâr Tercümesi (İstanbul 1302) ile Edirneli Hüseyin b. Hasan’ın Behcetü’l-esrâr Tercümesi (İstanbul 1285) kayda kıymet tercümelerdir. Diğer tercümeleri ise (Mustafa Molla Rahim, Abdülkadir Geylânî Hazretleri, Akşehir 1957; Bekir Uluçınar, Abdülkadir Hazretlerinin Menkıbeleri, İstanbul 1981) daha fazla bu iki tercümeye dayanır. Menâkıbnâmeler içerisinde Muhammed b. Yahyâ et-Tâzifî’nin (ö. 963/1556) ?alâ?idü’l-cevâhir fî menâ?ıbi’ş-şey? ?Abdil?adir (Kahire 1303) ve Muhammed ed-Dilâî’nin (ö. 1136/1726) Netîcetü’t-ta??i? (Tunus 1296; Fas 1309) isimli eserleri de önemlidir.
Diğer menâkıbnâmeler şunlardır: İbnü’l-Cevzî, Dürerü’l-cevâhir; Yâfiî, Es_ne’l-mefâ?ir; Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, er-Ravzü’z-zâhir; İbn Hacer, Gıb?a?ü’n-nâ?ır; Abdurrahman el-Kadirî el-Geylânî, el-Fet?u’l-mübîn (Mısır 1306); Erbîlî, Tefrîcü’l-?â?ır fî menâ?ıbi’ş-Şey? ?Abdil?adir; Kutbüddin el-Yûnînî, Menâ?ıbü’ş-Şey? ?Abdil?adir (eş-Şerefü’l-bâhir); Muhibbüddin el-Kadirî, Riyâzü’l-besâtîn; İbrâhim es-Serîrî, Mu?ta?aru’r-Ravzi’?-?âhir; Muhammed Saîd es-Sencâdî, Ravzü’n-nâ?ır; Abdurrahman et-Tûlyânî, Menâ?ıbü Şey? ?Abdil?adir; Ali b. Yahyâ el-Kadirî, Tu?fetü’l-ebrâr ve levâmi?u’l-envâr; Ebû Bekir Abdullah el-Bağdâdî, Envârü’n-nâ?ır; İbrâhim ed-Derûhî, ?ulâ?atü’l-mefâ?ir; Afîfüddin el-Yâfiî, el-Bâ?ü’l-eşheb; İbrâhim es-Sâmerrâî, eş-Şey? Seyyidî ?Abdül?adir el-Geylânî (Bağdat 1970); İbn Mülkân, Dürerü’l-cevâhir; Ali Muhammed el-Bağdâdî, Nüzhetü’n-nâ?ır; Abdülhak el-Behlevî, Zübdetü’l-esrâr; Muhammed Sıbgatullah, Fa?lü’l-cevâhir; Harîrîzâde, Tevfî?u’l-meliki’l-?adir; Ebü’l-Hüdâ Efendi, el-Kevkebü’?-?âhir; Şeyh Senûsî, Tercemetü’ş-Şey? ?Abdil?adir; Ahmed Necd er-Râşid, ?İ?dü cevâhiri’l-me?ânî; Ebû Hâmid el-Fihrî, Mir?âtü’l-me?âsin; Ebû Zeyd Abdurrahman el-Fihrî, İbtihâcü’l-?ulûb; Sâlih el-Halebî, Rey?ânü’l-?ulûb; Ebû Muhammed el-Bekrî, Dürretü’t-Tîcân; Ebü’l-Abbas es-Sicilmâsî, ez-Zevâhirü’l-İfrî?ıyye; Abdurrahman es-Sühreverdî, Risâle fî menâ?ıbi Seyyidî ?Abdil?adir el-Geylânî, el-?Urfü’l-?â?ır fî ebnâ?i Şey? ?Abdil?adir. Ayrıca birtakım Türkçe menâkıbnâmeler de kaydedilmeye değer: Cebbârzâde Mehmed Ârif, Atıyye-i Sübhâniyye (İstanbul 1314). Eser Melih Yuluğ tarafınca sadeleştirilerek yayımlanmıştır (İstanbul 1976). Abdülkadir Akçiçek, Devrinde Abdülkadir Geylânî (Ankara 1960); İsmail Hakkı Uca, Mirac Gecesinde Doğan Güneş (Konya 1974).
Abdülkadir-i Geylânî’den Sonra Kadirî Nesli. Bütün İslâm âleminde asırlardan beri etkisi güçlü bir halde hissedilen Abdülkadir-i Geylânî’nin, ?alâ?idü’l-cevâhir’e göre, yirmi yedisi adam kırk dokuz evladı olmuştur. Bunlardan ilim, zühd ve tasavvuf bakımından mühim olanlar şunlardır: Ebû Abdurrahman Abdullah (ö. 589/1193). En büyük oğludur. Ebû Abdullah Seyfeddin Abdülvehhâb (ö. 593/1196). Babasının cenaze namazını kıldırmış, Nâsır-Lidînillâh zamanında kadılık yapmıştır. Ebû Bekir Tâceddin Abdürrezzâk (ö. 603/1206). Babasının son hac seferinde kafileyi yönetim etmiş, birden fazla öğrenci yetiştirmiştir. Bugün Rabat ve Selâ’da bulunan Kadirî şeriflerinin ceddi bu zattır. Oğlu Ebû Sâlih Nasr (ö. 633/1235), Bağdat’ta kadılkudâtlık yapmıştır. Ebû Abdurrahman Şerâfeddin Îsâ. Cevâhirü’l-esrâr ve le?â?ifü’l-envâr isimli tasavvufî bir eserin müellifidir. Mısır’a hicret etmiş ve 573’te (1177) orada vefat etmiştir. Halen Mısır’da bulunan Kadirî şeriflerinin ceddidir. Ebû İshak Sirâceddin İbrâhim. Fas, Merakeş, Tıtvân, Vehrân (Oran), Tanca, Cedîde, Dârülbeyzâ ve Rabat gibi Mağrib şehirlerinde bugün mevcut olan Kadirî şeriflerinin ceddidir. 592’de (1196) Vâsıt’ta vefat etti. Torunu Ahmed b. Muhammed 1272’de Endülüs’e Vâdîâş’a (Guadix) gitmiş, 1373’te Gırnata’ya yerleşen çocukları, daha sonra burasının hıristiyanların eline geçmesi üstüne Kuzey Afrika’ya geri dönmek mecburiyetinde kalmışlardır. Ebû Muhammed Abdülazîz. Moğol istilâsı üstüne Bağdat’tan ayrılıp Sencar’a gitmiş, daha sonra Bağdat’ta vefat etmiştir (ö. 602/1206). Ceylîler ya da Geylânîler ismi verilen Bağdat Kadirî şeriflerinin ceddi bu zattır. Ebû Nasr Ziyâeddin Mûsâ (ö. 618/1221). Şam, Halep ve Humus gibi Suriye şehirlerinde yaşayan Kadirî şeriflerinin ceddidir.
Kuzey Afrika’da daha fazla şerîf, şürefâ, şorfa gibi adlar alan Kadirîler Irak, Suriye ve Anadolu’da seyyid ve Geylânî şeklinde anılmaktadır. Bağdat ve etrafında yaşayan Geylânî seyyidler Moğol ve Timur istilâsı nedeniyle birtakım zamanlar Bağdat’ı terkederek Musul’a ve İran’a gitmek zorunda kalmışlarsa da daha sonra cedlerinin türbesinin bulunmuş olduğu Bağdat’a dönmüşler, dönemeyenler ise burasını birtakım zamanlar ziyaret etmişlerdir.
Bugün Türkiye sınırları içerisinde yaşayan Kadirî seyyidler, Osmanlı Devleti tarafınca XIX. yüzyılın başlangıcında Irak’taki Girdigân’dan getirtilerek bölgedeki asayişi sağlamak maksadıyla Bitlis, Siirt, Van ve Beytüşşebap gibi şehirlere yerleştirilmişlerdir. İlk olarak Girdigân’dan Güneydoğu Anadolu’ya gelen Seyyid Abdullah Girdigânî’dir. İran’daki Rızâiye bölgesinden gelen Geylânîler umumiyetle Beytüşşebap’a yerleşmişlerdir. Bu bölgedeki Geylânî seyyidleri 1925 tarihine kadar kendilerine bağlı vakıflardan geçimlerini sağlamışlar, Kadiriyye tarikatının temsilcileri ve müderris olarak vazife yapmışlardır. Güneydoğu Anadolu illerinde yaşayan Kadirî seyyidlerinin bir çok son vakit bu bölgeden ayrılarak İstanbul, Ankara, Bursa ve Mersin gibi şehirlere yerleşmiş, ilim ve tedris işini bırakarak daha fazla ticaretle uğraşmaya başlamışlardır. Bunların Kadirî tarikatıyla fazla ilgileri de kalmamıştır.
Kadirî şerifleri İran, Hindistan, hatta Endonezya gibi Güneydoğu Asya’daki İslâm ülkelerine de yayılmışlardır. Endonezya’daki Pava’da 1779’da Pontianak Sultanlığı’nı kuran Şerif Abdurrahman, kabri bugün de bölge halkı tarafınca ziyaret edilen Şerif Hüseyin b. Ahmed el-Kadirî’nin oğludur. 1941’de İngilizler’e karşı Irak’ta gerçekleştirilen ayaklanmayı yönetim eden Seyyid Reşîd Ali el-Geylânî el-Kadirî, Libya’da Kral İdrîs es-Senûsî’nin hususi danışmanlığını yaptıktan sonra Bağdat’a dönmüş ve Irak Cumhurbaşkanı Abdülkerîm Kasım’a suikast düzenlemekle suçlanarak idam edilmiştir. 1922’de Irak’ta bakan olan Seyyid Abdurrahman el-Kadirî ile Irak elçisi olarak vazife yapan Seyyid Zafer el-Geylânî el-Kadirî de son zamanın tanınmış Kadirîleridir. Abdülhay el-Kadirî, son vakit gerek Kuzey Afrika’da, gerekse başta Irak olmak suretiyle muhtelif Ortadoğu ülkelerinde yetişmiş eğitim, siyaset, hukuk ve ekonomi alanında tanınmış Kadirîler’in geniş bir listesini verir (bk. ez-Zâviyetü’l-?adiriyye, Tıtvân 1407/1986, s. 126 vd.).
İslâm âleminin her tarafında rastlanan Kadirî şerifleri ve seyyidleri ile alakalı malumat veren muhtelif eserler kaleme alınmıştır. Bunların başlıcaları şunlardır: İbrâhim es-Sâmerrâî, eş-Şey? ?Abdül?adir el-Geylânî (Bağdat 1970); Abdülkadir el-Kadirî el-Geylânî, es-Sefînetü’l-?adiriyye (Bağdat, ts.); Abdülhak ed-Dihlevî, Zübdetü’l-esrâr fî menâ?ıbi Şey?i’l-ebrâr (Hindistan, ts.); Muhammed Sıbgatullah, Fa?lü’l-cevâhir (Hindistan, ts.).